tebahhur
* Sözlüklerde “deryalanmak, genişlemek, yaygın, engin olmak” manasındaki tebahhur kavramı; tezkirelerde daha çok ilim ve marifette, ihtisas ve derinlik kazanmak anlamında kullanılmıştır.
Arapça “bahr” kelimesinden türeyen “deniz haline gelme, deryalanmak, göllenme, genişlemek, yaygın, engin olmak” (Kanar, 2009, s. 3388; Erkan, 2006, s. 398) anlamındaki tebahhur kelimesi, Arapçada iki şekilde kullanılır. “Birincisi, bolluk ve genişlikte deniz gibi uçsuz bucaksız olmak ilgisiyle çok zengin olan adama ‘tebahhuru fi’l-mâl’ denir. İkincisi ise ilim ve fazilette ilerleyen ve derinlik kazanan zata ‘tebahhuru fi’l-‘ilm’ denir. Kelime, Osmanlı Türkçesinde daha çok ilmi derinliği olan kimseler için kullanılır.” (Mehmed Salâhî, 2019, cilt 2, s. 22). Ali Nazîmâ ve Faik Reşâd (2009, s. 499), Şemseddin Sâmî (1318, s. 376) Ebüzziyâ Tevfîk (1888, s. 304), Doktor Hüseyin Remzî (2018, cilt 1, s. 229) İbrahim Cûdî Efendi (2006, s. 531) de kelimeyi “bahirleşmek, ilimde ve fünunda derinleşme, derya gibi vâsi ve amîk olmak” (2009, s. 499) şeklinde tanımlamışlardır.
İlim ve marifette ihtisas kazanmak, derinleşmek.
Tebahhur kavramı sadece Latîfî ve Kınalızâde Hasan Çelebi tezkirelerinde geçmektedir. Latîfî, tebahhur kelimesini ilk olarak Mevlânâ Kemâl (Bergamalı Sarıca Kemâl)'in Belâgatnâme adıyla Türkçeye tercüme ettiği eseri hakkında bilgi verirken kullanır. Kemâl'in, inşa tarzındaki bu eserinin anlaşılması güç terkipleri, muğlak ibare ve beyitleri sebebiyle okuyup tetkik edebilmek için hayli ilim ve marifetin gerektiğini belirten Latîfî, tebahhur kavramını da müellifin (Mevlânâ Kemâl) ilmi derinliğini ima etmek maksadıyla kullanır (Kaplan, 2018, s. 603).
Latîfî kendi biyografisini anlattığı kısımda tebahhur mefhumunu, bu kez inşa eserleri oluşturmanın ilmi ihtisas ve derinlik isteyen bir alan olduğuna dikkat çekmek amacıyla kullanır. Latîfî, ilim ve edebiyatta derinleşmemiş, bilgi birikimi yüksek olmayan fazilet ve belagat sahibi kişilerin inşa metinlerini anlayamadıkları için ondan tat alamadıklarını ifade eder (Kaplan, 2018, s. 581).
Hasan Çelebi, tebahhur kavramını babası Kınalızâde Alî Çelebi'nin biyografisini değerlendirdiği bölümde zikreder. Alî Çelebi'nin pek çok faydalı/değerli bilgiyi ihtiva ettiğini söylediği Ahlâk-ı Alâ'î adlı eserinden övgüyle bahseden Hasan Çelebi, Arap ulemasının böyle önemli bir eser meydana getiren Alî Çelebi'nin ilmi derinliği ve ihtisası karşısında hayrete düştüklerini belirtir.
Kavram, sadece XVI. yüzyıl tezkirelerinden Latîfî'nin Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ'sında 2, Kınalızâde Hasan Çelebi'nin Tezkiretü'ş-Şu'arâ'sında ise 1 defa geçmektedir. Diğer tezkirelerde tebahhur terimi kullanılmamıştır.
Örnek 1:
Terkîb-i ġarîbinde ol ḳadar ʿibârât-ı ġâmıża ve ebyât-ı muġlaḳa birle luġat-ı muġlaḳa îrâd itmişdür ki müṭâlaʿasına râġıb olan ṭâliblere ʿulûm u maʿârifden ḫayli bidâʿat u istiṭâʿat gerekdür ki terkîb-i taʿmiye üslûbınuñ netâyic-i feḥâvîsin derrâk ola ve basṭ olan siyâḳ-ı kelâmuñ irtibâṭ-ı sibâḳın bula. Velḥâṣıl bu naẓm-ı kelâmdan ve ol irtibâṭ u intiẓâmdan ẕât-ı ḳâyilde olan ʿumḳ u tebaḥḥurı bile ve kitâb-ı kemyâbîde ʿulûm u fünûnuñ ekåeri bulunur. Ammâ meyân-ı mevâḳıʿ-ı mevâdda ol ḳadar elfâẓ u ʿibârât ve ıṣṭılâḥât u luġât basṭ itmişdür ki siyâḳ-ı sûḳ sibâḳ-ı merâmdan ḫayli dûr düşmişdür (Canım, 2018, s. 450).
Örnek 2:
Bu faḳîr ü ḥaḳîr ʿunfuvân-ı cevânîde beş yüz miḳdârı ġazeliyyât ve otuz üç ʿaded ḳaṣîde ile terbîʿden taḫmîsden maʿdâ tertîb-i ḥurûf üzre Dîvân tedvîn itdükde gördüm ki metâʿı muʿteber ve çendân fażl u hüner degül ve hem söyletseñ iki kişinüñ biri şâʿir belki şâʿir-i mâhir geçer ve her biri meges miḳdârı iken maḳâm-ı ʿAnḳâda uçarlar ve hem fażl u ṣavâb itmez ve beyne’l-aḳrân ṣâḥibine ḳadr ü menzilet virmez. Lâbüd ben daḫî ṭarîḳ-ı inşâ ki ehâlî ve efâżıl destgâhı ve fużalâ ve büleġâ semt ü râhıdur ḳudret ıẓhâr idecek ve miknet ü bidâʿat gösterecek meslek ü maḥaldür. Her nâdân u nâ-sâzuñ bu hevâda pervâzı ve ʿarṣada tek ü tâzı yoḳdur. Ammâ ṭarîḳ-ı inşânuñ daḫî terâkib-i mütûnı metn-i metîn mesâbesinde kemâl-i metânetde ʿibârât-ı ġâmıza ve istiʿârât-ı muʿdile birle basṭ olınmışdur. Münşeʿât-ı Vaṣṣâf ve Münşeʾât-ı Ḫ˘âce-i Cihân minvâlinde ve miŝâlühüm ḥicab-ı elfâẓ-ı müşkile ile maḥcûb u mesṭûr olmaġın izʿânı siyâḳ u sibâḳ tefaḫḫur-ı luġâta ve keşşâf-ı muʿdelâta mevḳûf u muḥtâc olmaġın erbâb-ı maʿârifden degme bir ʿârif ki teʿammuḳ u tebaḥḥurı olmaya mütâlaʿa ve mülâḥaẓasından telezzüz idemezler (Canım, 2018, s. 470).
Örnek 3:
Hikmet-i ‘aliyyeden gayrı ol nüsha-i ‘aliyyede ol denlü fevâ’id ü letâ’if ve ferâ’id-i ma’ârif derc itmişlerdür ki kâbil-i ta’bîr ve mümkin-i takrîr degüldür. Şehr-i mezbûrun ‘ulemâ vü fuzalâsı ile mübâhese vü mübâsete üzre olup (Hazret)-i ‘aliyyü’ş-şân şeyhü’l- ’arabiyye olmagla ‘ulemâ-yı ‘Arab merkûmun bu denlü tebahhurından mütehayyir ü mütefekkir olurlar idi (Sungurhan, 2017, s. 593-594).
Ali Nazîmâ & Faik Reşâd (2009). Mükemmel Osmanlı lügati. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.
Canım, R. (hzl.) (2018). Latifi Tezkiretü'ş-Şu'arâ ve Tabsıratü'n-Nuzamâ (İnceleme-metin). Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-216998/latifi-tezkiretus-suara-ve-tabsiratun-nuzama.html
Doktor Hüseyin Remzî (2018). Lügat-ı Remzî I-II. İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Yayınları.
Ebüzziyâ Mehmed Tevfîk (1888). Lugat-ı Ebüzziyâ. İstanbul: İstanbul Matbaası.
Erkan, A. (2006). Arapça- Türkçe sözlük. İstanbul: Huzur Yayınevi.
İbrahim Cûdî Efendi (2006). Lügat-ı Cûdî. (hzl. İ. Parlatır, B. Tezcan Aksu, N. Tufar). Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.
Kanar, M. (2009). Osmanlı Türkçesi Sözlüğü. İstanbul: Say Yayınları.
Kaplan, F. (2018). Latifî Tazkiresi'nde Edebî Eleştiri Terimleri ve Edebiyat Eleştirisi. (Doktora Tezi). Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Muğla.
Mehmed Salâhî (2019). Kâmûs-ı Osmânî. İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Yayınları.
Sungurhan, A. (hzl.) (2017). Kınalızâde Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-Şu’arâ. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-194494/kinalizade-hasan-celebi-tezkiretus-s-uara.html
Şemseddin Samî (1317). Kâmûs-ı Türkî. İstanbul.