MÜSTAKÎM (MÜSTAḲῙM)

zihn-i müstakîm, zihni müstakîm, akl-ı müstakîm


* Gerçek anlamı "doğru", mecaz anlamı "namuslu" olup bağlantılı olarak tezkirelerde şâirin "kapalı", "nükteli", "latîf" söyleme kabiliyetini var eden "zihin/akıl" durumunu tanımlama terimine dönüşmüş kelime.



Sözlük Anlamı

“Kym” kökünden türemiş “kıyâm”ın “müstef'îl” veznindeki hâli olan kelime aslen Arapça sıfat olup Osmanlı Türkçesinde adlaşmış sıfat olarak kullanımları vardır. Etimolojik olarak “istikâmet sâhibi” (Hüseyin Remzi II, 2018, s. 522) manâsındaki kelime temel anlam bakımından “doğru”, “doğrudan” (Redhouse, 1890, s. 1846), “düz” ve “dik”; mecaz anlam bakımından “temiz” (Devellioğlu, 2023, s. 871), “dürüst” (Kanar, 2010, s. 567), “doğruluktan şaşmayan”, “ahlâklı” (Parlatır, 2006, s. 1506), “vefâlı”, “kararlı” (Johnson, 1852, s. 1178), “iffetli”, “hîle ve irtikâbı olmayan” (Şemseddin Sâmî, 2011, s. 1345), “hak (gerçek)”, “doğru yolda olan” (Ayverdi, 2010, s.  889) manâlarına gelir. Eşanlam bakımından karşılığını Ayverdi (2010, s. 1204), sözlüğünde “tarîk-i hak” olarak vermiş, “dîne göre doğru olan, Allah’a ulaştıran yol” şeklinde anlamlandırmıştır. Kelimenin dînî ve müsbet ilimler terminolojilerinde olmak üzere iki farklı alanda terim anlamları bulunmaktadır. İlki umûmiyetle “sırat-ı müstakîm” tamlaması içinde geçmekte olup “hak yol” (Devellioğlu, 2023, s. 871), “sırat köprüsü”, “üstünden geçip Cennet’e gitmek üzere Cehennem'in üzerine kurulacak olan çok dar ve güç geçilir köprü” (s. 1109) ve “İslâmiyet” (Ayverdi 2010, s. 1104) şeklinde karşılanmıştır. Tabirin eşanlamlı karşılıkları “râh-ı Hak: Allah yolu” (s. 1011), “reh-i râst: doğru yol” (s. 1015), “sebîl-i müstakîm: doğru yol” (s. 1071), “menhec-i sedâd: doğruluk yolu” (Devellioğlu 2023, s. 712) şeklindedir. Mezkûr tabirin, doğrudan kelimenin “doğru”, “gerçek” ve “hak” karşılıklarının eşanlamlısı olarak verildiği de olmuş ve “doğru yol” şeklinde açıklanmıştır (Ayverdi, 2010, s. 889).

“Müstakîm” kelimesinin çeşitli terkipler dâhilinde edebiyat, matematik, fizik, geometri, astronomi, anatomi ve zooloji alanlarında da terimsel karşılıkları vardır: Matematik ve geometride “kıt'a-i müstakîme (Devellioğlu, 2023, s. 595)/müstakîm kıt’ası (s. 871): doğru parçası”, “hatt-ı müstakîm: doğru çizgi” (s. 393),“nısf-ı müstakîm: yarım doğru (fr.demi droite)” (s. 974), “gayr-i mahdûd müstakîm: sınırsız doğru” (s. 323); astronomide “metâli'-i müstakîme: yıldızdan geçen meridyenin, ilkbahar noktasından geçen meridyene açısal uzaklığı, bahar açısı (fr. ascen-sion droite)” ve “kaside veya gazelin ilk beyitleri” (s. 734); fizikte “hareket-i müstakîme: doğru bir çizgi üzerinde olan hareket” (s. 378); zoolojide “müstakîmü’l-cenâh: düzkanatlılar (çekirge gibi)” (s. 871); anatomide “miâ-i müstakîm: kalın bağırsak (fr. gros intestin)” (s. 747) terimleri bunlardandır. 




Terim Anlamı

Kelimenin tarih içindeki seyrine bakıldığında ilk anlamı olan “doğru”, zaman içinde “makbûl hasletlere sahip (insan)” manâsını almıştır. Bu “makbûl haslet” zaman içinde insanların makbûl hasletleri içinden özellikle “namus” ile eşleşmiş ve kelime anlam genişlemesine uğramıştır. Buraya kadarki süreç sözlüklerden okunabilmektedir. Fakat buradan sonra kelime; sözlüklerde rastlanmayan, tezkirelerde türeyen ayrı ve özel bir anlama bürünmüştür: Sözlüklerin “nâmuslu, iffetli, ‘afîf, müte’affif” noktasına kadar getirdikleri kelime tezkirelerde, “namus” kavramındaki “gayrılara kapalı olma” ve “muayyen kimselere açık olma” mefhumlarıyla alakalı olarak “herkese açık olmayan, muayyen kimselere açılan manâları yaratabilen” şâirlerin zihin yapılarını tanımlayan bir kelimeye dönüşmüştür.

Kelime bu anlamıyla daima tamlamalar içinde ve en çok “zihn-i müstakîm”, “zihni müstakîm”, “akl-ı müstakîm” şeklinde kullanılmıştır. Bunların eşanlamlı karşılıkları “zihn-i selîm”, “zihni selîm”, “akl-ı selîm” başta olmak üzere, “akl-ı hurdedân” terkipleridir. Çünkü hemen her zaman bu terkiplerle aynı cümle, aynı bağlam ve aynı anlamdadırlar. Bu terkipler eleştiri terminolojisi içinde “meziyet”i akıl ve zekâya veren bir yorumu yansıtır. Terkiplerin zihinsel âlemini yansıttığı şâirlerin kendileri ise “nükte-perdâz”,“fikri ‘amîk”, “ma’ânîsi dakîk”, “sâhib-i tahkîk”, “i’câz-nümâ”, “cerb-sühan” gibi terkiplerle isimlendirilmişlerdir. Dolayısıyla “müstakîm”, bu terkiplerle vasfedilen bir şâir olabilmek için gerekli zihnî kabiliyetin karşılığı olan bir terimdir.

Bu yetenekle yaratılan manâlar tezkirelere göre; doğrudan ve kaba değil, derinden ve ince “hayâl”ler olduklarından “letâfet” ve “nezâket” içeren “latîf” sözlerdir. Bunlara “latîfe”, “nükte”; bu suretle söz işlemeye “kabalığını al-”, “seyreltmek-“, “incelt-” anlamındaki “taltîf-i kelâm (etmek)” denir. Bunun manen ve maddeten şartları vardır: Şâir “ma’ânî ebkârları”nı “tekellüfden ictinâb” ile nazma dökmelidir. Böylelikle göstere göstere değil inceden inceye yerleştirilen anlamlar, yani “mazmûn”lar yaratılır. Bu suretle anlam, ancak “ukde-güşâ” kimselerin “mütâla’a”larıyla açığa çıkabilecek bir sırra erer. İşte tüm bu aşamalar şâir havsalasının “müstakîm” olmasıyla gerçekleştirilebilir. Yani “zihni müstakîm”lik; özelde ince ve örtük manalar yaratabilmek, genelde “garrâ" ve “zibâ” şiirler yazabilmek için (İpekten vd., 2017, s. 35) bir ön koşuldur.




Tezkirelerdeki Bağlam Anlamı

Eserlerdeki kullanım alanları incelendiğinde “müstakîm” kelimesinin; gerçek, mecazi, terim anlamlarıyla ve farklı bağlamlar dahilinde çeşitli tezahürleri vardır:

Osmanlı Türkçesindeki “müstakîm”in günümüz Türkçesindeki tam karşılığı “doğru” kelimesidir. Bu sebeple eserlerde müstakillen ve açıklama olmaksızın geçtiği yerlerde, Türkçe’de “doğru” kelimesinin tek başına kullanımında olduğu gibi açık uçlu ve geniş bir anlam dünyasına sahiptir. Bu şekilde kullanıldığı durumlarda; şâiri niteleyen kelimenin, şâirin karakterine bir güzelleme olduğu âşikârsa da karakterinin hangi cephesine matuf olduğu, yani bir takdir ifadesi olarak “bağlam”ı muğlaktır. Bunun en belirgin örneği Bursalı Mehmed Tâhir Bey’in (1975, s. 198) “Müstakîm bir zattı.” ifadesidir. Burada “doğru”luk hasletinin, kişinin birbirinden farkları bulunan ve hepsine atfedilebilecek dürüstlük, açık sözlülük, doğru yolda olma, doğru işler yapma vb. niteliklerinden hangisine izafe edildiği apaçık değildir. Türkçenin zenginliğinden kaynaklanan bu belirsizlikten dolayı, taranan eserlerdeki “müstakîm” kullanımlarından 29 tanesi “terimsellik” teşkil etmekten uzaktır. Bu kullanımlar yer yer tezkire özelliği gösteren, tezkire tarzında ve tezkireden biyografiye geçiş eserlerinde olmak üzere üç grupta yoğunlaşmış olup “klâsik tezkire”lerde buna yalnızca Meşâirü’ş-şu’arâ’da olmak üzere 2 örnek bulunmaktadır. Bunlardan birinde Ali Çelebi’den bahisle “O da halim selim, şeriatla amel eden ve doğru bir kadı(dır)…” demektedir (Örnek 1).

Kelimenin ifade ettiği anlamı netleştirmek için, içinde olduğu tamlama ve cümledeki diğer kelimeler önem arz eder. En çok tamlamaya girdiği “tab’” kelimesi, “müstakîm”in en sık kullanım alanının şair ve fıtratına yönelik olduğunu gösterir. “Tab’-ı müstakîm (13)”, “müstakîmü’t-tab’ (3)”, “müstakîm-i tab’” şeklindeki ifadeler ve bunlarla aynı anlama çıkan “müstakîmü’l- etvâr (7)”, “hulk-ı müstakîm”, “mizâc-ı müstakîm”, “cibillet-i müstakîme”, “müstakîmü’l-hâl”, “müstakîmü’l-ahvâl” ifadeleriyle bahsedilen “doğru yaratılış”, sınırları geniş bir ifadedir. “Doğru”dan kastın ne olduğunu anlatan ifadeler ise aynı cümlelerde bulunan “yumuşaklık” dairesindeki ifadelerdir: Bu suretle “selîm” kelimesi 26, “tab’-ı selîm” 13, “tabâ’i-i selîme” 2, “zât-ı selîm” 2; “fıtrat-ı selîm”, “fıtrat-ı selîme”, “kalb-i selîm”, “rakîkü’l-kalb”, “sükûnu’l-hâl”, “hoş-itidâl” tamlamaları birer kez geçerek anlam dünyasını daraltırlar ve “müstakîm” tabiatı, “ılımlı” bir tabiat olarak sınırlandırırlar. “Müstakîm”li cümlelerdeki “halîm” kelimesi de 26 kez geçerek bu anlamı berkitir. “Müstakîm”den kastın böyle bir hâl oluşuna tezkire metinlerindeki bu örneklerin yanı sıra Netâyicu’l-ezhâr’ın (Kılıç, 2017, s. 65) nüsha farklarında da bir işaret vardır: Metindeki “ahsenü’l-hâl” kelimesi bir nüshada “müstakîmü’l-hâl”dir. Bu, iki terkibe yüklenen anlamın denkliğine bir işarettir.

Bu ifadelerle çizilen “mu'tedil” karakterin daha belirgin özellikleri arandığında “müstakîm” kelimesi etrafında “iyilik”, “temizlik”, “edep”, “nezâket” ve “yetinme” ile ilgili kelimeler kümelenmektedir. Tezkirelere göre ılımlı tabiatı tarif eden bu kümeler sırasıyla şu şekildedir: 1. Grup: “hoş-tab’ (2)”, ahsenü’l-hâl”, “mehâsin-sıfat”, “mehâsinü’t-tab’”, “beşuş”, “eyülük”, “melek-nihâd”, “sürûşî-sıfat”, “nîk-nefs”, “âlî-cenâb”. 2. Grup: “sâf-dil”, “sâf-derûn”, “sâfî-fu’âd”, “pâk-itikâd”, “kesret-i ülfet ü ihtilâtdan müctenib ü müberrâ”, “servet ü sâmân-hâlin zıddı”, “kizb ü riyâdan müctenib”, “kazm-ı gayz”. 3. Grup: “edîb (7)”, “âdâb”, “edeb”, “müeddeb”, “kûh-vakâr”, “vakûr(8)”, “asîl”. 4. Grup: “nâzik”, “nâzük-tabi’at”, “nezih”, “zarâfet”. 5. Grup: “kana’ât (2)”, “kâni’”, “râzı”, “tevekkül”, “sabr”, “sâbır”, “sabûr (4)”, “sâbirîn”, “şekîb”, “ehl-i hâl”. Karaktere yönelik “müstakîm” etrafında geçen daha az sayıdaki diğer özellikler ise “namus”, “olgunluk” ve “güvenilirlik”tir. Kelime grupları şu şekildedir: 1. Grup: “‘afîf (8)”, “müte’affif”. 2. Grup: “Kâmil (4)”, “kemâl (3)”, “kâmile”, “kemâlât”, “rüşd”, “reşâd”. 3. Grup: “Emîn”, “me’mûn”, “mü’temen”, “sadûk”.

“Müstakîm”in tezkirelerde şâirin karakterine yönelik olan son kullanım alanı “imânî durum”dur. Kelime etrafında onun bu bağlamda kullanıldığına işaret eden, dindarlık ve tasavvuf ehliyetine ilişkin kelime grupları bulunmaktadır. 1. Grup: “Mütedeyyin (6)”, “dindar (2)”, “müttakî”, “müteşerri’”, “sâlih (7)”, “salâh”, “savma’a”, “şerî’at”. 2. Grup: “Dervîş-nihâd”, “dervîşân”, “mürşîd”, “isticlâb-ı feyz”, “meşâyıh”, “tasavvuf (2)”, “inzivâ”, “künc-i uzlet”.

“Müstakîm” kelimesinin yine şâire yönelik, fakat bu sefer “şiiriyle ilgisi bağlamında” ve terminolojik anlamı hâiz olmak bakımından en önemli kullanımı “aklî” melekelerle ilgili olanıdır. Bu yolda en çok geçen “zihn-i müstakîm (14)”, “zihni müstakîm (6)”, “‘akl-ı müstakîm” ifadeleri, “doğru zihin/doğru akıl” anlamlarıyla, ilk bakışta tıpkı şâirlerin karakterini tanımlarken olduğu gibi geniş anlamlılığa sahip görünümdedir. Tezkireler bu anlam dünyasını daraltmak için yine “selîm” kelimesini, fakat bu sefer “sağlam” anlamıyla kullanmışlardır: “Zihn-i selîm (2)”, “zihni selîm”, “akl-ı selîm”, “zihni pîşekâr”, “akl-ı Aristo” tamlamalarına “zekâ (3)”, “zihn (3)”, “zekî”, “zîrek” gibi kelimeler eşlik eder. Zekâvetten bahseden bu ifadeler yer yer genel, yer yer terim anlam konumundadır. Eğer bu ifadeler “karâih-i müstakîme (2)”, “ceyyidü’l-karîha”, “müstakîm-fikret”, “‘âkıbet-endîş”, “tab’-ı bîdâr”, “efkâr” gibi kelimelerle aynı cümle içinde ise herkesçe anlaşılan “düşünme kabiliyeti”ne övgü konumundadırlar. “Serî’ü’l-fehm”, “dimâg” gibi kelimelerle aynı cümle içinde olduğunda “anlama kabiliyeti”ne, “kuvve-i hâfıza” gibi kelimelerle aynı cümlede olduğunda “ezberleme”, “hatırlama”, “akılda tutma” yeteneğine övgü konumundadırlar. Bu örneklerde görüldüğü üzere gerçek anlamdadırlar. Fakat bahsi geçen terkiplerin genel bir zekâ kuvvetini değil zekâya bağlı özel bir şairlik hünerini ifade eden “terimsel” anlamı bu genel kullanımlardan başkadır (bkz. “Terim Anlamı”).

Kelimenin terim anlamını açıklayanlardan biri olan Sehî Bey, Mevlânâ Gazâlî’nin; anlamları şiire yerleştirirken onları inceltmediğini, kelimeleri vezne oturtabilse de bunların çoğunun şiire zarar verici bir belirginlikte olduğunu söyleyerek onu ince manâlar yaratamama bakımından eleştirir. Bu durumun “tab’-ı selîm” olanda iğrenme ve tiksinme duyguları uyandıracağını, “zihn-i müstakîm” olanın bunu yapmaktan uzak durması gerektiğini söyleyerek terimin tarifini vermiş olur. Devamındaki açıklamasından Gazâlî gibilerinin de “kendi çapında” güzel şiirleri olabileceği ama konu incelik olduğunda bunun gerektirdiği anlamı örtme yeteneğinin ayrı ve daha üstün bir maharet olduğu anlaşılır (Örnek 2). 

Kelime birçok kez “yolda, ilerleme hâlinde olma” anlamında ve “bahtiyâr”lık bağlamında da kullanılmıştır. Bu bağlamda, bahttan nişan taşımaları, talihi belirlemeleri gibi ilgileriyle gezegenler ve gök cisimleri ile beraber ve zıttı konumundaki “râci’” kelimesiyle birlikte kullanılmıştır. Çalkantıdan uzak dingin bir hayat dileme ifadesi olarak “Hareket hâlindeki yıldızlar gibi hızlı, bir yükselip bir düşmektense sabit yıldızlar gibi hareketsiz olmak” duâsı bunlardandır (Örnek 3).

Kelimenin eserlerdeki kullanımlarından biri de onu temel anlamda ve “edebî bağlamda” kullanmaktır. Bu suretle en çok “serv-i müstakîm” terkibine ve bu terkibe yapılan eklemeler dâhilinde oluşturulan terkiplere rağbet edilmiştir. Hemen tamamında kendisine benzetilen “doğru, düzgün (şey)” şâirin doğru düzgün bir özelliğine atıfta bulunmuş, o özelliği de çeşitli edebî sanatlar dahilinde başka düz nesnelere benzetilmiştir. Örneğin düzgün bir şahsın gadre uğradığı sanatlı şekilde anlatılmak için sıkıntılara teşbih olunan deniz içinde şahıs doğruluk düzgünlük bakımından bir yelken direğine, o yelken direği de yine düzlük ilgisiyle servi boya benzetilmiştir: “Servi boylular gibi doğru düzgün olan geminin oku, çocukların kaşlarının yayı gibi eğilmiş ve bükülmüştü.” (Örnek 4).

Kelimenin eserlerdeki son kullanımı dinî terminolojideki “sırât-ı müstakîm” ve aynı anlam, aynı bağlamdaki “tarîk-i müstakîm”, “tarîkât-ı müstakîme”, “râh-ı müstakîm”, “nehc-i müstakîm” gibi terkipler dâhilinde olandır. Bu terkiplerdeki “tarîk”, “tarikât”, “râh”, “nehc” kelimeleri herhangi bir yol ya da yolları değil, İslâm ve tasavvufa uygun bir “istikâmet”i anlatır: “Fiillerinin mastarlarının tamamıyla doğruluk yolları üzerinde gerçekleştiği büyük şeyhlerdendir.” (Örnek 5).




Tezkirelerdeki Kullanım Sıklığı

“Müstakîm” kelimesi 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar Devletşah Tezkiresi, Netâyicu’l-ezhâr, Heşt Behişt, Meşâ’irü’ş-şu’arâ, Gülşen-i Şu’arâ, Tezkiretü’ş-şu’arâ ve Tabsıratü’n-nuzamâ, Kınalızâde Tezkiresi, Beyânî Tezkiresi, Teşrîfatü’ş-şu’arâ, Sâlim Tezkiresi, Fatîn Tezkiresi, Bağçe-i Safâ-endûz, Kâfile-i Şu’arâ, Tezkire-i Şuʻarâ-yı Âmid ve Son Asır Türk Şâirleri olmak üzere 15 tezkire; Vefeyât-ı Ayvansarâyî, Vekâyi’u’l-fuzalâ, Uşşâkâzâde’nin Şakâ’ik Zeyli, Gülbün-i Hânân, Gülzâr-ı İrfân ve Osmanlı Müellifleri olmak üzere 6 tezkire tarzı eser; Künhü’l-ahbâr, Seyahâtnâme, Fezleke ve Silkü’l-le’âl-i Âl-i Osmân olmak üzere 4 yer yer tezkire özelliği gösteren toplam 25 farklı eserde en az 139 kez kullanılmıştır.

Bu sayıya; tezkirelerde verilen örnek şiirlerde, anılan eser isimlerinde ve müellifin belirttiği ölüm tarihlerinde zikredilen “müstakîm” kelimeleri dahil değildir. Bu sayı “müstakîm” kelimesinin lafzen geçme sayısı olup kelimenin gerçek ve terim anlamlarının eşanlamlı karşılıkları da eserlerde yoğun olarak geçmektedir. Bu, kelimenin tezkirelerdeki aslî varlığının lafzî varlığıyla sınırlı olmadığını gösterir.

Kelime, taranan eserler içinde 25 kez olmak üzere en çok Gülzâr-ı İrfân’da, ardından 19 kez olmak üzere Vekâyi’u’l-fuzalâ’da geçmiştir. Bunda mezkûr eserlerin tasavvufî içeriği ve kelimenin de tasavvuf ıstılahatındaki mühim yerinin rolü vardır. Bu etken göz ardı edildiğinde kelimenin en çok geçtiği biyografik eser 12 kere ile Son Asır Türk Şâirleri, ondan sonra 9 kere ile klasik tezkireler alanında Kınalızâde Tezkiresi'dir. Kelimenin geçme sayısı; geçtiği bağlam, eserlerin hacmi gibi faktörler açısından ayrıca incelendiğinde daha özel ve belirgin başka sonuçların çıkacağı muhakkaktır.




Örnekler

Örnek 1:

Ol dahı halîm ü selîm müteşerri’ ü müstakîm kâzî olup… (Kılıç, 2018, s. 267).

Örnek 2:

… nazm itdügi latîfelerün ‘ibârâtında taltif-i kelâm eylemeyüp vezne gelen kelimâtınun ekseri fâhiş fuhşiyyât-ı nâ-fercâm olmagın tab’-ı selîm andan îbâ ve zihn-i müstakîm ibrâ itmemek olmaz. Egerçi kendü vâdisinde güzel nazmı ve bî-bedel eş’ârı var. Lakin itdügi latîfeleri gayet fâhiş olup kalb andan nefret idüp bîzâr olur (İpekten vd., 2017, s. 109).

Örnek 3:

…kevâkib-i seyyâre gibi serî’ü’s-seyr olmagla gâhî müstakîm ve gâh râci’ olmakdan ise kevâkib-i sevâbit gibi bi-tayyi’l-hareke olsun diyü Rabbü’l ‘izzete du’â itmişlerdür (Sungurhan, 2017, s. 593).

Örnek 4:

…bâlâ-yı serv-kaddan misâli müstakîm olan tîr-i sefîne kemân-ı ebrû-yı cevânân gibi mukavves ü hamîde olmış idi (Sungurhan, 2017, s. 756).

Örnek 5:

… masâdır-ı ef’âli bi’l-cümle tarîkât-ı müstakîme üzre sâdır olan meşâyıh-ı kirâmdandır (İnce, 2018, s. 433).




Kaynaklar

Alper, H. (2009). “Sırât-ı Müstakîm”. İslam Ansiklopedisi. C. 37. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları. 119-129.

Ataman, M. (2016). Fâtiha Sûresi’nin Arap Dili Açısından Tahlili. Yüksek Lisans Tezi. Bursa: Uludağ Üniversitesi.

Ayverdi, İ. (2010). Misalli Büyük Türkçe Sözlük. İstanbul: Kubbealtı Neşriyat.

Bursalı Mehmed Tâhir Bey (1975). Osmanlı Müellifleri III. (hzl. İsmail Özen). İstanbul: Meral Yayınları.

Canım, R. (hzl.)(2018). Latîfî Tezkiretü’ş-şu’arâ ve Tabsıratü’n-nuzamâ (Tenkitli Metin). Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-216998/latifi-tezkiretus-suara-ve-tabsiratun-nuzama.html 

Devellioğlu, F. (2023). Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Hüseyin Remzî (2018). Lügat-i Remzî II. hzl. Ali Birinci. İstanbul: YEKB Yayınları.

İnce, A. (hzl.) (2018). Mîrzâ-zâde Mehmed Sâlim Efendi Tezkiretü’ş-şu’arâ (İnceleme-Metin). Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-203805/mirza-zade-mehmed-salim-tezkiretu39s-su39ara.html 

İpekten, H., Kut, G., İsen, M., Ayan, H., Karabey, T. (hzl.) (2017). Heşt Bihişt Sehî Beg. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78460/tezkireler.html 

Johnson, F. (1852). Dictionary Persian, Arabic and English. London: H. Allen and Co.

Kanar, M. (2010). Etimolojik Osmanlı Türkçesi Sözlüğü. İstanbul: Derin Yayınları.

Kaya, R. (2004). Kur’an’a Göre Doğru ve Yanlış Yol. Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi. 13 (2): 15-36.

Kılıç, E. (hzl.) (2017). Netâyicü’l-ezhâr Ubeydî. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/54132,53556neteyicu39l-ezhar-ubeydipdfpdf.pdf?0

Kılıç, F. (hzl.) (2018). Âşık Çelebi Meşâ’irü’ş-şu’arâ. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi:  https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-210485/asik-celebi-mesairus-suara.html

Nas, H.(2020). Zihniyet İnşası Bağlamında Kur’an’da Rubûbiyet. Doktora Tezi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi.

Parlatır, İ.. (2006). Osmanlı Türkçesi sözlüğü. Ankara: Yargı Yayınları.

Redhouse, J. W. (1890). A Turkish And English Lexicon-Shewing In English-The Significations Of The Turkish Terms. İstanbul. 

Solmaz, S. (hzl.)(2018). Ahdî ve Gülşen-i Şu’arâ’sı (İnceleme-Metin). Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-201251/ahdi-gulsen-i-suara.html 

Sungurhan, A. (hzl.) (2017). Kınalızâde Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-şu’arâ. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-194494/kinalizade-hasan-celebi-tezkiretus-s-uara.html 

Sümbüllü, Y. Z. (2022). Geçiş Dönemi Eserlerinde Yol-Yolcu-Yolculuk. I. Uluslararası Sosyal Bilimler Sempozyumu (Yol) Bildiri Kitabı 9-11 Mayıs. hzl. U. Akbulut, M. A. Gözitok, S. Baytar, A.Y. Oğuz. Erzurum: Erzurum Teknik Üniversitesi Yayınları. 942-952.

Yıldız, İ. (2016). Kur’an’da ‘Sebîl’ Kelimesi Bağlamında ‘Yol’ Kavramının Semantik Analizi. Tarih Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi. 5 (1): 1-26.




Yazım Tarihi:
06/11/2024
logo-img