fâyiku'l-akrân, fâyiku'l-emsâl, akrânına fâik, emsâline fâik
* Arapça en iyi, üstün nitelikli, müreccah anlamlarına gelen fâik kelimesi ile yaşça birbirine yakın ve makamca denk anlamlarına gelen akrân/emsal ile oluşturulan ve tezkirelerde; hürmet edilen, emsallerinden daha üstün, öne çıkan, farklı görülen şairleri belirtmek üzere kullanılan Arapça tamlama.
Fâyiku'l-akrân/Fâyiku'l-emsâl ifadesi, Arapça bir sıfat olan ve üstün, en iyi, nitelikli, kendini aşan, eşi benzeri olmayan, sıra dışı, müreccah, manevi olarak üstün olan (Şemseddin Sâmî, 2007, s. 980; Muallim Nâcî, 1322, s. 486; Tulum, 2023, s. 178; Redhouse, 1890, s. 1363) anlamlarına gelen Fâik kelimesi ile yine aynı dilde; yaşıt, birbiri ile aynı konumda bulunan, yaş, rütbe, sınıf ve hâl olarak denk olanlar (Şemseddin Sâmî, 2007, s. 142; Muallim Nâcî, 1322, s. 100) manasındaki akrân ile yapılan Arapça bir tamlamadır. Tezkirelerde saygı duyulan, hürmet edilen, çevresindeki isimler arasında daha üstün kabul edilen şairleri nitelemek için kullanılmıştır (Polat, 2023, s. 105).
Fâyiku'l-akrân/fâyiku'l-emsâl, şairler arasında yapılan karşılaştırmalarda, bir şairin emsalleri arasında daha üstün, yetenekli, daha faklı ve değerli bir konumda olduğunu belirtir. Tolasa’nın (2002) belirttiğine göre tezkirecilerin şairlerin tanıtımında ve takdirini belirtmek için en çok kullandıkları yöntemlerin başında gelen karşılaştırma yöntemi, şairin “ (…) ya birtakım belirsiz şair grupları ve çevreleriyle ya da bu sahanın belli birtakım ileri şahsiyetleriyle karşılaştırılması (…)” (s. 280) şeklinde yapılır. Fâyiku’l-akrân/fâyiku'l-emsâl terimi, şairler arasındaki karşılaştırmalarda, genellikle “soyut ve genel bir nitelik” (Tolasa, 2002, s. 281) taşıyan, belirsiz bir çevre, muhit ya da şahıs kadrosu ile yapılan bir karşılaştırmaya işaret eder. Terim, -özellikle 18. asır tezkirelerinde- büyük oranda, şairlerin yetiştikleri muhitte ya da temsilcisi oldukları meslek gruplarında öne çıktıklarını, ilmî yönden kendilerini geliştirdikleri, birçok ilme vâkıf olduklarını belirtmek amacıyla kullanılmıştır. Bu kullanım dışında söz söylemedeki hüneri, farklı edebî tür ve şekillerde mahir olan şairleri nitelemek için de tezkire yazarları fâyiku’l-akrân terimine yer vermişlerdir.
Fâyiku'l-akrân/fâyiku'l-emsâl teriminin Arapça tamlama yapısı hâlindeki kullanımı, en erken 16. asırda, Kınalızâde Hasan Çelebi’nin Tezkiretü’ş-Şuarâ’sında yer alır. Ancak terim ile aynı anlama gelen kelimeler, Ali Şir Nevâyî’nin Mecâlisü’n-Nefâis’inde şairler arasında yapılan karşılaştırmalarda kullanılmıştır. Dervîş Big’in çevresindeki şairler arasında eşsiz olduğunu belirtmek için “Ebnâ-yı cinside andak kişi yok irdi.” (Eraslan, 2015, s. 74) cümlesi ile şairin seçkinliği vurgulanmıştır. Ali Şir Nevâyî’nin şairler arasında genellikle bölge ya da şehir odaklı yaptığı değerlendirmelerin yanı sıra belirsiz bir şair grubu ya da muhit odağında yaptığı bu değerlendirmenin benzer şekli Sehî Bey’in Heşt Bihişt’inde ve Latîfî’nin Tezkiretü’ş-Şuârâ ve Tabsıratu’n-Nuzamâ’sında da görülür. Fâyiku'l-akrân/fâyiku'l-emsâl teriminin tamlama yapısının birebir kullanılmadığı ancak kelime varlığına yaklaşıldığı bu örneklerde, akran ve emsal kelimeleri, şairlerin değerlendirildiği soyut bir çevreye işaret eder. Terimin kelimelerinin işaret ettiği genel bir şair çevresine ek olarak Sehî Bey, fâyiku'l-akrân/fâyiku'l-emsâl’in kelime kadrosu ile daha belirgin bir çevreyi belirtme yoluna gider. Tezkire yazarı, Mevlânâ Nihâlî’nin Yavuz Sultan Selim ile musahabede bulunduğunu ve “ (…) sâir emsâl ü akrânından güzîde (…)” (İpekten vd. 2017, s. 108) olduğunu kaydederek Nihâlî’nin şairliği ile Yavuz Sultan Selim’in çevresindeki şuaranın seçkinlerinden olduğunu vurgular. Aynı tezkirede benzer kelime kadrosu, daha genel bir çevre için de kullanılmıştır. Sehî Bey Garâmî’nin musikişinaslar arasında meşhur ve seçkin bir isim olduğunu belirtirken “Emsâl ü akrân arasında ehliyyet ile mevsuf (…)” (İpekten vd. 2017, s. 177) ifadelerine yer vermiştir. Latîfî ise terimin tamlama yapısına yaklaşan ifadelerle şairler arasında karşılaştırma yapmıştır. Ancak bu karşılaştırma, şairin şiir söylemedeki maharetinden ziyade, âlim oluşunu, yaptığı işteki yeteneğini belirtmek içindir. Latîfî, Fevrî Efendi’nin söz söylemedeki ustalığını belirtmeden önce onun ulema arasındaki seçkinliğinden ve özellikle gençlik yıllarında sahip olduğu yetenekten bahsettiği kısımda “(…) vufûr-ı kâbiliyet ve meziyyet (ü) ehliyyetle beyne’l-akrân mümtâz u fâyıku’ş-şân idi.” (Canım, 2000, s. 442) sözleriyle fâyiku'l-akrân/fâyiku'l-emsâl teriminin yapısına ve anlam alanına yaklaşmıştır. Tezkire yazarı benzer kelime kadrosunu ve tamlama yapısını, Riyâzî’nin ulema arasındaki seçkinliğini belirtmek için de kullanmıştır (Canım, 2000, s. 282). Bu örnekler, fâyiku'l-akrân/fâyiku'l-emsâl tabirinin bir tezkire terimi olarak kullanımının bazı aşamalardan geçtiğini ve 16. asrın ortalarından itibaren belli bir kalıpta kullanıma girdiğini gösterir.
Kınalızâde Hasan Çelebi, terimin kendisinden sonraki tezkire yazarları tarafından da tercih edilen şeklinin ilk uygulayıcısıdır. Tezkire yazarı fâyiku'l-akrân/fâyiku'l-emsâl terimini, genellikle bir şairi değerlendirirken şairin şiirdeki maharetinden ve emsalleri arasında söz ustalığı ile öne çıkmasından ziyade; aldığı eğitimler, sahip olduğu erdemler, birden fazla alanda bilgi sahibi olması gibi anlamlarda kullanmıştır. Kınalızâde, Ahmed Efendi, Bezmî-i Diger, Hâtemî, Ganî ve Kirâmî hakkındaki kayıtlarında terimi, bu isimlerin aldıkları eğitimler, ulemâ arasındaki seçkinlikleri ve erdemleri ile çevrelerinde öne çıktılarını belirtmek için kullanmıştır (Sungurhan, 2017a, ss. 163, 232, 318, 648, 712). Aynı tezkirede yalnızca iki isim hakkında değerlendirme yapılırken terimin, şairler arasında öne çıkan, şiir söylemede yetkin olan kişi anlamlarına yer verilmiştir. Tezkirede, bu terim ile Ümîdî ve Hayretî’nin şiir söylemedeki ustalığı sayesinde emsalleri arasında seçkin isimler olduğu belirtilmiştir (Sungurhan, 2017a, ss. 208, 314). Kınalızâde’nin tezkiresi ile aynı asırda yazılan ve onun özeti mahiyetinde olan (Sungurhan, 2017b, s. 6) Beyânî tezkiresinde de terimin şairlerin şiirdeki ustalığından ziyade, âlimliği, müderrsiliği, hesap ve nücûm ilminde (Sungurhan, 2017b, ss. 60, 105, 156) öne çıktığını vurgulamak için kullanıldığı görülür. Beyânî, Ümîdî’nin şairliğini övmek için Kınalızâde ile aynı terimi kullanmış; Sâbirî’nin de şiirleri ile çevresinde meşhur ve seçkin bir isim olduğunu vurgularken fâyıku’l-akrân teriminin anlam alanından faydalanmıştır (Sungurhan, 2017b, ss. 30, 106).
17. asırda kısalan şair biyografilerinde fâyiku'l-akrân/fâyiku'l-emsâl terimi neredeyse hiç kullanılmamıştır. Yalnızca Rızâ Tezkiresi’nde Ahmed’in muamma söylemedeki hüneri ile emsalleri arasında seçkin biri olması ve Mevlevî dervişi Ali’nin mesnevî yazmadaki üstatlığını belirtmek için terime yer verilmiştir (Zavotçu, 2020, ss. 58, 214). Hasîbî’nin ilmî yönü, Nutkî’nin ise musikişinaslıkta seçkin biri olması (Zavotçu, 2020, ss. 95, 229) fâyıku’l-akrân terimi ile vurgulanmıştır.
18. asır ise fâyiku'l-akrân/ fâyiku'l-emsâl teriminin tezkirelerde en fazla yer aldığı dönemdir. Özellikle Sâlim ve Râmiz bu asırda terimi en sık kullanan tezkire yazarlarıdır. Ayrıca Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân yazarı Sâkıb Dede de eserinde terimi 20 defa kullanmıştır. Bu kullanımların yedisi aynı zamanda şair olan Mevlevî isimlerin biyografilerinde geçmektedir. 18. asırda kavrama en çok yer veren bu üç isim, terimi genellikle iki temel bağlam odağında kullanmışladır. Birincisi şairlerin ilmî yönü, erdemleri ve faziletleridir. Özellikle Sâlim, 24 şairin biyografisinde kullandığı bu terimi; 13 yerde, ulemadan olan şairlerin alanlarındaki yetkinlikleri, eğitimleri, bir müderris olarak emsalleri arasındaki seçkin konumlarını belirtmek üzere kullanmıştır. Fâyık ile ilgili “(…) kuzât miyânesinde mahsûd-ı cümle-i akrân olan tahtabaşılık rütbesiyle pür-unvân olup ol asrda sadr-ı azam olan merhûm Ammî-zâde Hüseyin Paşa hazretleri hassaten zât-ı fâiku’l-akrânlarına bir molla-yı celîlü’ş-şân kadar ikrâm etmekle mahsûd-ı akrân ederler idi.” (İnce, 2018, 347) değerlendirmesi, Sâlim’in terimi şairlerin ilmî yönleri ya da mesleklerinde nasıl seçkin isimler olarak öne çıktıklarını göstermek için kullandığını gösteren bir örnektir. 6 ismin biyografisinde ise terim genel olarak şairin erdemli biri oluşunu, faziletleri ile çevresindeki isimlerden ayrıldığını belirtmek için yer almıştır. Şairin seçkin ve erdemli biri oluşu ile ilgili kullanımlarda terimin genellikle biyografinin ilk kısmında geçtiği görülür. Bahrî hakkında bilgi verirken Sâlim, şairin adının Mehmet olduğunu belirttikten sonra onu “Şeb-çerâğ-ı edeb ü irfân olan vücûd-ı fâyıku’l-akrânı ve zât-ı gencine-i irfânı (…) (İnce, 2018, s. 136) ifadeleri ile tavsif eder. Sâlim, erdem ve irfan sahibi olma ile ilgili kullanımlarda terimi genellikle şairin memleketi ile de ilişkilendirmiş ve doğduğu bölgede seçkin bir isim olduğunu vurgulamıştır. Neylî, Nigâhî, Rahmî-i Diğer ve Şu’ûrî (İnce, 2018, ss. 447, 450, 210, 269) gibi isimlerin doğum yerleri belirtilmeden önce şairin seçkinliğini, mahirliğini belirtmiştir. Tezkiredeki diğer 5 kullanımda ise fâyıku’l-akrân terimi ile doğrudan sanatçının, şairler arasında üstat kabul edilmesi, şiir söylemedeki hünerleri öne çıkarılmıştır. Sâlim’in terimi bu bağlamda en belirgin şekilde kullandığı örnek, Ferdî’nin biyografisinde yer alan “Nâzik-zebân bir şâir-i fâyıku’l-akrân idi.” (İnce, 2018, s. 353) kayıtlarıdır.
Sâlim’in kullanımlarına benzer durum Âdâb-ı Zurafâ’da da görülür. Râmiz, 18 şair biyografisinde bu terimi kullanır. Dokuz şairin, nüktedan ve hoş sohbet olması, şiir söylemedeki hüneri vb. yönleri ile emsallerinden daha seçkin olduklarını belirtmek üzere fâyıku’l-akrân terimi kullanılmıştır. Hâtem’in devrinde şiir ve inşada seçkin bir isim olduğu tezkirede “(…) be-tahsîs şir ü inşâda fâiku’l-akrân bir şâir-i mâhir-i belâgat-beyân olup (…)” (Erdem, 1994, s. 33) ifadeleri ile belirtilmiştir. Esad Efendi’nin biyografisi ise Râmiz’in terimi her iki bağlamda da kullandığı bir örnektir. Şairin biyografisinde ilk kullanımda, onun aldığı eğitimleri, zekiliği ve ailesinden gelen bir ilim geleneği içerisinde yetişmesi yönüyle emsallerinden daha çok öne çıktığını belirten kısma ek olarak Râmiz, Esad Efendi’nin şairliğiyle de seçkin bir isim olduğunu aynı terim ile belirtmiştir (Erdem, 1994, s. 6).
Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân yazarı Sâkıb Dede de fâyıku’l-akrân terimini muasırları ile benzer bağlamda kullanmıştır. 20 farklı ismin menkıbesinde yer alan terim, şair Mevlevîlerden olan Ağazâde Mehmet Dede ve Sırrî Abdî Dede’nin ilmî yönden öne çıktığını, Doğanî Ahmet Dede’nin manevî yönü ile emsallerinden farklı olduğunu, Gavsî Ahmet Dede’nin hakkak ve hattat, Yusuf Zühdî Dede’nin musikişinas, Fasîh Ahmet Dede’nin ressam, Kârî Ahmet Dede’nin ise neyzen ve Mesnevîhan oluşu ile devrinde seçkin bir isim hâline geldiğini (Odunkıran, 2020, ss. 1295, 1383, 1543, 1701, 1861, 2349, 2432) belirtmek üzere kullanılmıştır. Diğer 13 ismin menkıbelerinde de genel olarak bu kişilerin özellikle ilmî yönden yetkin, manevî olarak iyi yetişmiş dervişler olduklarını vurgulamak için terime yer verilmiştir.
18. asrın önemli tezkirelerinden olan Safâyî Tezkiresi’nde ise terime Esad, Sâcidî ve Kühnî’nin biyografisinde yer verilmekle birlikte, Esad ve Sâcidî maddelerindeki kullanımlar şairlikle ilgili olmayıp şahısların aldıkları eğitimi vurgulamak, Kühnî’nin de babasının meşhur bir tüccar olduğunu belirtmek içindir (Çapan, 2005, ss. 86, 300, 516). Esrar Dede, Derviş Tâib ve Sevâkıbü’l-Menâkıb mütercimlerinden Derviş Halil Senâyî’nin biyografilerinde terime yer vermiştir. Tâib’in şairliği (Genç, 2000, s. 77), Halil Senâyî’nin ise Sevâkıbü’l-Menâkıb tercümesini Kanunî Sultan Süleyman’a sunması ile Mevlevîler arasında seçkin bir isim hâline geldiğini (Genç, 2000, s. 92), fâyıku’l-akrân terimi ile belirtmiştir. Tezkire-i Şu’arâ-yı Cezîre-i Girid’de 2 defa geçen terim, şahısların şairliklerinden ziyade yeni bir göreve getirilişleri vesilesiyle öne çıktıklarını (Kurtoğlu, 2019, ss. 59, 84) gösterir. Mir’at-i Şi’r yazarı Âkif ise Hâmid-i Diger’in şairliği ve münşiliği ile emsallerinden üstün olduğunu (Kılcı, 2001, s. 106) bu terim ile kaydetmiştir.
19. asrın ilk çeyreğinde (1813-1814) kaleme alınan Şefkat Tezkiresi’nde terimin Yeksân ve Nâşid Bey maddelerinde kullanıldığı görülür. Nâşid Bey’in güzel sözün inceliklerinden anlaması yönüyle çevresindeki diğer isimlerden farklılaşıp öne çıktığı (Kılıç, 2017, ss. 29) fâiku’l-akrân ile belirtilir. Aynı asrın ikinci yarısında (1835) yazılan (Oğraş, 2018) Bağçe-i Safâ-endûz’da terimin yalnızca Teberdâr Birâderizâde Bakî’nin tarih düşürmedeki yeteneği ve yazdığı diğer eserlerle meşhur olduğunu (Oğraş, 2018, ss. 65-66) vurgulamak için kullanıldığı görülür. Kâfile-i Şu’arâ’da Hâsim’in Arapça’ya hakimiyeti, Hâtemî’nin âlimliği ve mutasavvıflığı vesilesiyle öne çıkması (Kutlar Oğuz, Koncu, Çakır, 2017, ss. 182, 282) fâiku’l-akrân terimi ile belirtilmiştir. 19. asır tezkirelerinde şairler arasında yaptığı karşılaştırmalarda fâiku’l-akrân teriminin anlam alanının en sık kullanıldığı eser ise Tezkire-i Fatîn’dir. Fatîn’in tamlamayı, kendisinden önce yazılan tezkirelerdeki gibi daha çok şairin aldığı eğitim ya da yer aldığı meslek grubunda işgal ettiği makamın üstünlüğü vesilesiyle muhitinde seçkin bir isim oluğunu belirtmek için kullanmamıştır. Fatîn’in 18. asırda özellikle Sâlim ve Râmiz’in tezkirelerinde, ulemadan olan isimleri ya da mensubu oldukları meslek grubu ile öne çıkan şairlerin yanı sıra, şiirleri ile meşhur olmuş, muhitinde beğenilmiş kişileri aynı terim ile belirtmelerinden farklı bir yol izlemiştir. Âlimliği ve aldığı eğitim ile meslektaşlarından daha çok öne çıkan isimleri genellikle Farsça tamlama yapısıyla kurduğu “mümtâz-ı akrân u emsâl/emâsil” terimiyle belirtme yoluna giden Fatîn, şairlikleriyle, sözden ve şiirden anlamaları yönüyle çevresindeki emsallerinden ayrılan isimleri belirtmek için de tamlamanın yapısını değiştirmiştir. Tezkire yazarı bu kişilerin seçkinliklerini vurgulamak amacıyla fâiku’l-akrân/fâiku’l-emsâl terimiyle aynı manalara gelen “akrân ü emsâlini fâik, akranına fâik, akrân u emsâline tefevvuk” gibi tabirlere yer vermiştir. Örneğin Mustafa Eşref Efendi’nin şairliği vesilesiyle muhitinde seçkin bir yerde olduğunu belirtmek için “Mûmâileyh akrânına fâik bir şâir-i müdakkik olup tanzim-i kasâyidde yed-i tûlâ ashâbındandır” (Çiftçi, 2017, s. 32) cümlesinde, akrânına fâik yapısını kullanırken; Süleymân Senîh Efendi’nin aldığı rütbe-i sâlise vesilesiyle yeni bir makama gelişini “(…) iki yüz elli dokuz senesi mektûbî-i vekâlet-penâhî odası hulefâsı sınıfına dâhil olarak uhdesine rütbe-i sâlise bi’t-tevcîh âmedî odasına nâmzedlik ile mümtâz-ı akrân u emâsil olmuş (…)” (Çiftçi, 2017, s. 254) ifadeleriyle kaydetmiştir. Mûsâ Kâzım Beg’in kaside yazmadaki hünerini belirtmek için ise akrân u emsâline tefavvuk tabirini kullanmış ve bu durumu, “(…) nazm-ı kasâyidde yed-i tûlâ ve ol fende akrân u emsâline tefavvuk u rüchâniyeti zâhir u hüveydâ olduğundan (…) (Çiftçi, 2017, s. 412) cümlesi ile belirtmiştir.
20. asra gelindiğinde, Mehmed Sirâceddin de tezkiresinde fâiku’l-akrân terimini kullanırken Fatîn ile benzer yol izlemiş denilebilir. Rüşdî, Şeyhî ve Ülfetî’nin çeşitli alanlarda öne çıkışlarını, meşhur olduklarını (Arslan, 2018, ss. 26, 55, 86) belirtirken doğrudan fâiku’l-akrân terimine yer veren tezkire yazarı, Râmî Paşa’nın aldığı rütbeler sayesinde seçkin bir isim hâline geldiğini “mümtâz-ı akrân” (Arslan, 2018, s. 59) tabiri ile vurgulamıştır. Ali Emîrî’nin ise Tezkire-i Şu‘arâ-yı Âmid’de terimi, Arapça tamlama yapısıyla ve daha çok şairlerin ilmî yönden kendilerini geliştirdiklerini belirtmek için kullandığı görülür. Tezkirede 4 farklı maddede geçen terime yalnızca, Hamîdî ve Refî maddelerinde bu isimlerin âlim olmaları ile meşhur oldukları ve iyi bir eğitim aldıklarını (Kadıoğlu, 2018, ss. 302, 469) göstermek amacıyla yer verilmiştir. Diğer 2 kullanım ise tezkire yazarının alıntı yaptığı yerlerde (Kadıoğlu, 2018, ss. 169, 461) geçmektedir. Son Asır Türk Şairleri’nde ise terimin fâiku’l-akrân/fâiku’l-emsâl şeklindeki Arapça tamlama yapısından tamamen ayrıştığı görülür. Örneğin Yenişehirli Avni Bey maddesinde İbnülemin Mahmut Kemal Bey, şairin yetenekli, seçkin bir isim olmasına rağmen hak ettiği makamlara gelemediğini belirtmek için “(…) liyakatca akrânının ekserine fâik olduğu hâlde meslek-i resmîsinde terakkî edememiştir.” (İnal, 1999, s. 198) şeklinde kullanır. İhsan Râif hakkında bilgi verirken Doktor Rızâ Tevfîk’ten yapılan şu alıntıda ise terimin geçirdiği yapısal değişimin bir diğer örneği görülür; “Âşık tarzında yazmış olduğu şiirler, lirizm ve hele eda itibarıyle şübhesiz emsâline fâiktir” (İnal, 2000, s. 1006). İbnülemin’in, Hafız Müşfik’in şiirlerinin basımı ile ilgili Ceride-i Havadis’ten yaptığı bir aktarımda da şairin muhitinde yapılan bir karşılaştırmada, eserleri ile öne çıkan, şiirleriyle meşhur bir isim olduğunu belirtmek için fâiku’l-akrân tamlamasının yerini “akrânına fâik” tabirinin aldığı görülür. 12 Receb 1270/10 Nisan 1854 tarihli ilanda Hafız Müşfik Efendi ilk olarak “Şiir ve inşâda akrânına fâik meşâhir-i ketebeden Hâfız Müşfik Efendi (…)” (İnal, 2000, s. 1414) ifadeleri ile tanıtılır.
Fâiku’l-akrân, tezkirelerde 16. asırda Kınalızâde Hasan Çelebi’nin kullanımı ile birlikte bir tezkire terimi hâline gelmiştir. 18. asır tezkirelerinde özellikle şairlerin ilmî ve mesleki çevrelerdeki tanınmışlıklarını ve seçkinliklerini belirtmek için yer verilen terim aynı zamanda, şairlerin şiir söyleme, sanattan anlama, farklı şiir türlerinde ustalaşmak gibi noktalarda öne çıktıklarını ortaya koymak, belirsiz bir şair grubu ya da çevre içerisinde karşılaştırma yapmak üzere tezkire yazarlarınca kullanılmıştır. Terim, 19. asırda Fatîn ile birlikte bir yapısal değişime uğramış, Arapça tamlama yapısından çıkarılıp bazen Farsça tamlama yapısında bazen de Türkçe söz öbekleri ile şekillendirilmiştir. Fatîn’in, terimin kendisinden önceki tezkirelerde hem şairlik yeteneğini hem de mesleki alanlardaki seçkinliğini nitelendiren kullanımlarını ayrıştırdığı söylenebilir. Mesleki ve ilmî çevrelerde öne çıkan isimlerin seçkinliklerini belirtmek için ayrı bir tamlama yapısı kullanan tezkire yazarının bu tavrı kendisine has kalmamış; terimin onunla başlayan yapısal değişimi, İbnülemin’in tezkiresinde de devam ettirilmiştir. Yapısal olarak değişen terimin kullanıldığı bağlam ise aynı kalmıştır.
Fâyiku'l-akrân/fâyiku'l-emsâl/akrânına fâik/emsâline fâik/akrân u emsâline tefevvuk teriminin farklı versiyonlardaki kullanım sıklığı kronolojik olarak şu şekildedir; Latîfî’nin Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratu’n-Nuzamâ’sında 2, Kınalızâde Hasan Çelebi Tezkiresi’nde 7, Beyânî Tezkiresi’nde 5, Rızâ Tezkiresi’nde 4, Tezkire-i Safâyî’de 3, Sâlim Tezkiresi’nde 24, Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân’da 20,Belîğ Tezkiresi’nde 1, Âdâb-ı Zurafâ’da 18, Tezkire-i Şu’ar’a-yı Mevleviyye’de 2, Mir’at-i Ş’ir’de 1, Şefkat Tezkiresi’nde 2, Tezkire-i Şu’arâ-yı Cezîre-i Girid’de 2, Bağçe-i Safâ-endûz’da 1, Fatîn Tezkiresi’nde 22, Kâfile-i Şu’arâ’da 3, Mecma-ı Şu’arâ’da 4, Tezkire-i Şu’ar’a-yı Âmid’de 4, Son Asır Türk Şairleri’nde 10 yerde geçmektedir.
Örnek 1:
Nâmı hakkâ ki şu’arâ-yı Rûm içinde kemâl-i belâgatla ma’lûm u mevûm sâhib-Dîvân fâ’ikü’l-akrân şâ’ir-i pür-‘unvândur (Sungurhan, 2017a, s. 314).
Örnek 2:
Bin yüz otuz iki Rebî’ü’l-evvelinde evvel-i merâtib-i mevâlî-i kirâm olan menâsıb-ı mahrecden Yenişehirfenâr mevleviyyeti ile çerâğ-efruhte buyurulup ihtirâm olundular ve sene-i merkûme Zü’l-ka’desinde vâkı’ sûr-ı hümâyûnda Mekke-i mükerreme pâyesiyle ikrâm olundular. Hakkâ ki zât-ı fâyıku’l-akrânları her veçhile ikrâma şâyân fâzıl u ‘afîf bir vücûd-ı şerîf olup (…) (İnce, 2018, s. 313).
Örnek 3:
Mütercem-i mûmâ-ileyh (…) mecmû’a-i dâniş ü ma’rifet bir mahdum-ı sâhib-i ma’rifat olduklarından mâ-‘adâ mukîm-i merkez-i irfân ve şi’r ü inşâda fâ’ikü’l-akrân bir zât-ı güzîn evc-i tezkirecilik hidmet-i şerîfesiyle kâm-bîn olmuşlardır (Erdem, 1994, s. 107).
Örnek 4:
Mûmâ-ileyh akrânına fâik bir şâir-i müdakkik olup tanzim-i kasâyidde yed-i tûlâ ashâbındandır (Çiftçi, 2017, s. 32).
(…) Mehmed Fuâd Efendi (…) pederi sağlığında tarîk-i tedrîse duhul ile ulûm-ı Arabiye ve Fârisiyeyi bi’t-tahsîl mümtâz-ı akrân u emâsil olduğu hâlde mekteb-i tıbbiye-i şâhânede dahi bir mikdâr tahsil-i fünûn-ı edebiye vü hikemiye ile bir aralık asker tebâbeti hizmetiyle Trablusgarb’a gidüp (…) (Çiftçi, 2017, s. 385).
Örnek 5:
(…) zavallı İhyâ gibi aziz vatanın bir köşesinde yaşamış, kendini kendi yetiştirmiş olan bir genç ve fakir medreselinin – emsâlinin ekserine fâik surette- manzumeler yazabilmesi her hâlde birşeydir ve “Aferin”e lâyıktır (Özcan, 2000, s. 1018).
Arslan, M. (hzl.) (2018). Mecma’-i Şu’arâ ve Tezkire-i Üdebâ. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim Adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-208568/mehmed-siraceddin-mecma-i-suara-ve-tezkire-i-udeba.html
Canım, R. (hzl.) (2000). Latîfî-Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ. Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayınları.
Cunbur, M. (hzl). (1999). İnal, İ. M. K.- Son Asır Türk Şairleri (Kemâlü’ş-Şuarâ). Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.
Çapan, P. (hzl.) (2005). Mustafa Safâyî Efendi-Tezkire-i Safâyî (Nuhbetü’l-Âsâr min Fevâidi’l-Eşâr). Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayınları.
Çiftçi, Ö. (hzl.) (2017). Fatîn Tezkiresi (Hâtimetü’l-Eşâr). Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-195831/fatin-tezkiresi.html
Eraslan, K. (hzl.) (2015). Alî-Şîr Nevâyî-Mecâlisü’n-Nefâyis (Giriş-Metin-Çeviri-Notlar). Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.
Erdem, R. (hzl). (1994). Râmiz ve Âdâb-ı Zurafâsı (İnceleme-Tenkidli Metin-İndeks-Sözlük). Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayınları.
Genç, İ. (hzl) (2000) Esrar Dede-Tezkire-i Şu’arâ-yı Mevleviyye. Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.
İnce, A. (hzl.) (2018). Mîrzâ-zâde Mehmed Sâlim Efendi- Tezkiretü’ş-Şu’arâ. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-203805/mirza-zade-mehmed-salim-tezkiretu39s-su39ara.html
İpekten vd. (hzl.) (2017). Heşt Bihişt Sehî Beg. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim Adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/56165,hest-bihistpdf.
Kadıoğlu, İ. (hzl.) (2018). Tezkire-i Şuʻarâ-yı Âmid. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-375473/ali-emiri-tezkire--i-suara--yi-amid.html
Kılcı, M. (2001). Enderunlu Mehmet Akif-Mir’at-i Şi’r. Yüksek Lisans Tezi. Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Adana.
Kılıç, F. (hzl) (2017). Şefkat-i Bağdâdî-Tezkire-i Şu’arâ-yı Şefkat-i Bağdâdî. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-194367/sefkat-tezkiresi-tezkire-i-suara-yi-sefkat-i-bagdadi.html
Kurtoğlu, O. (hzl.) (2019). Nûrî Osmân Hanyavî- Tezkire-yi Şu’arâ-yı Cezîre-yi Girid. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.
Kutlar Oğuz, F. S., Koncu, H., ve Çakır, M. (hzl.) (2017). Mehmed Tevfik Kâfile-i Şu’arâ. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-196469/mehmed-tevfik-kafile-i-su39ara.html
Muallim Nâcî (1322). Lugat-ı Nâcî, İstanbul: Asır Matbaası.
Odunkıran, F. (2020). Mevlevî Tezkiresi: Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân (İnceleme-Metin). Doktora Tezi. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.
Oğraş, R. (hzl). (2018). Esad Efendi ve Bâğçe-i Safâ-Endûz. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-212024/esad-mehmed-efendi-bagce-i-safa-enduz.html
Özcan, H. (hzl.). (2000). İnal, İ. M. K.- Son Asır Türk Şairleri (Kemâlü’ş-Şuarâ). Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.
Özgül, M. K. (hzl.). (2000). İnal, İ. M. K.- Son Asır Türk Şairleri (Kemâlü’ş-Şuarâ). Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.
Polat, K. (2023). XVIII. Yüzyıl tezkirelerinde edebiyat eleştirisi. Doktora Tezi, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.
Redhouse, J. W. (1890). A Turkish and English lexicon-shewing in English the significations of the Turkish terms. Beirut: Lıbraırıe Du Lıban.
Sungurhan, A. (hzl.) (2017a). Kınalızâde Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-Şuarâ. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim Adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-194494/kinalizade-hasan-celebi-tezkiretus-s-uara.html.
Sungurhan, A. (hzl). (2017b) Beyânî Tezkiresi (Tezkiretü’ş-şu’arâ). Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-194495/beyani-tezkiresi-tezkiretus-suara.html
Şemseddin Sâmî, (2007). Kâmûs-ı Türkî. İstanbul: Çağrı Yayınları.
Tolasa, H. (2002). 16. Yüzyılda Edebiyat Araştırma ve Eleştirisi. Ankara: Akçağ.
Tulum, M. (2023). Arapça ve Farsça’dan Osmanlı Türkçesi’ne Alıntılar Sözlüğü. İstanbul: Ketebe Yayınları.
Zavotçu, 2020, Zavotçu, G. (hzl.) (2020). Tezkire-i Rızâ (İnceleme-Metin-Dizin). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.