DERVÎŞ (DERVĪŞ)

dervîş, dervîşân/derâvîş, dervîşâne, dervîş-veş, dervîş-meşreb, dervîş-sıfat, dervîş-hûy, dervîş-nihâd, dervîş-dil, dervîş-i bî-nâm ü nişân


* Sözlüklerde “fakir ve muhtaç kimse”, “dilenci”, “kalender” gibi anlamları olan, tezkirelerde “bir tarikata bağlı bulunan kişiler” için kullanılan terim.



Sözlük Anlamı

Kelime Farsça bir isimdir. Çoğulu “dervîşân”dır. Sözlüklerde “fakir ve muhtaç adam” (Şemseddîn Sâmî, 1317, ss. 607-608) ve “fakir, kalender” (Ali Nazîmâ ve Fâik Reşâd, 1312, s. 372) gibi anlamlar verilmiştir. Genellikle “Allah için alçak gönüllülüğü ve fukaralığı kabul eden veya bir tarîkata bağlı bulunan kimse” için kullanılmıştır (Devellioğlu, 2000, s. 177).




Terim Anlamı

Tasavvuf terimi olarak “Fakir, yoksul, dilenci. Baştan beri dervîşler çeşitli maksatlarla dilenmişlerdir. Hatta “dervîş” kelimesi, dilenmek anlamına gelen “dervîz” kelimesinden bozmadır. Kelimenin sonundaki “z” harfi “ş”ye çevrilince “dervîş” olmuştur. Saçı sakalı uzun, üstü başı perişan, derbeder dervîşler şiirler ve ilâhiler okuyarak kapı kapı dolaşır ve dilenirlerdi.” Ayrıca “sûfî, mutasavvıf”, “fakir”, “mürid”, “müntesip” gibi anlamlara gelmektedir (Uludağ, 2001, s. 103).




Tezkirelerdeki Bağlam Anlamı

Dervîş kelimesi tezkirelerde tarîkatlardan birinin şeyhine intisap ederek dergâhlarda hizmet eden, Allah’a yönelip dünyaya dair ne varsa terkeden, çile ve riyâzetle iştigal eden kimseler için kullanılmıştır. Dervîşler yiğit, sağlam ahlâklı, mârifet ve hakîkat erbabı, kâmil ve fâzıl, fakîr ve nâ-murâd, kem-suhan, fânî-sıfât, perhizkâr olarak tanımlanmaktadır. İlk kez Mecâlisü’n-Nefâyis’te karşımıza çıkan kelimenin dervîş, dervişlik, dervîşâne, eş‘âr-ı dervîşâne, dervîş-veş, dervîş-meşreb, dervîş-sıfat, dervîş-hûy, dervîş-nihâd, dervîş-dil, dervîş-i dil-rîş, dervîş-i bî-nâm ü nişân, dervîş-i sâhib-nigâh, dervîş-i sâhib-i irfân, dervîş-i bî-niyâz gibi kullanımları bulunmaktadır. Çoğulu dervişler, dervîşân, nadiren de derâvîş olup dervîşân-ı zamân, dervîşân-ı tarîka-i celîle-i Mevleviyye, dervîşân-ı Halvetiyye şeklinde örnekleri vardır. Dervîş kelimesi tezkirelerde en yaygın şekliyle tarîkat ehli kimseler için bir lâkap olarak kullanılmıştır. Dervîş Mansûr, Dervîş Nâzukî, Dervîş Big, Mevlânâ Dervîş gibi (Ali Şîr Nevâî, 2001, s. 42, 59, 73, 105).




Tezkirelerdeki Kullanım Sıklığı




Örnekler

Örnek 1:

Mecâlisü’n-Nefâyis’ten:

“Dervîş-veş ve fânî-sıfât ve kerîm ahlâk kişi irdi.” (Ali Şîr Nevâî, 2001, s. 194).

“Dervîş-sıfât ve fânî-veş hem bar irdi.” (Ali Şîr Nevâî, 2001, s. 195).

“Vefâ ve dil-cûyluk anıng şi‘ârı ve sahâ ve derviş-hûyluk anıng şeh-kârı.” (Ali Şîr Nevâî, 2001, s. 200-201).

Örnek 2:

Latîfî Tezkiresi’nde Âşık Paşa’nın hayatı anlatılırken dervişin tanımı şöyle yapılmıştır:

“Bu sûret-i şâhâneyle yine sîret-i dervîşâneydi.

Beyt: بندهٴ آصف وقتم که درین سلطنتش 

صورت خواجکی و سیرت درویشانست 

Ve hem buyurmışlardur ki dervîş oldur ki bilâ- özr dünyâyı terk ide ve gedâ oldur ki dünyâ anı terk ide. Zîrâ ehl-i hakîkat katında fark-ı hakîkî zâhirî olmaz bâtınî olur ve dervişlik didükleri şâl ü abâ ve köhne kabâyıla bulınmaz gönülde bulunur. Dervîş ki dünyâ seve her ne kadar fark u fâkası olsa ol yine ehl-i dünyâ ve tâlib-i mahrûm-ı mâl ü nu‘mâdur…Ve bi’l-cümle dervîşlik mahabbet-i mâsivâyı dilden çıkarmak ve kalbi kuyûd-ı dünyâdan kurtarmakdur. Yoksa tâc u tesbîh ve ridâ u misvâk ve taylasân u âsâyıla kimse sûfî-i sâf-dil olımaz ve râh-ı tarîkatda bu tarîkı tutmazsa kurb-ı Hazrete yol bulımaz.” (Canım, 2018, s. 79).

Örnek 3:

Tezkire-i Şu’arâ-yı Mevleviyye’den: “…nice zamân tutmuş yanmış ‘âkıbet fetîle-i sirâc-ı isti‘dâdı dârü’l-vilâye-i Mevleviyye’de âstâne-i Cenâb-ı Pîr Kuddise sırruhu’l-münîrden uyanmış bir dervîş-i pür-sûz u sâz ve bir âşık-ı ten-güdâz olmakla Sûzî mahlasıyla nice nice eş‘âr-ı tâb-dâr-ı âteşîn ser-zede-i zebâne-i zebân-ı rûşen-beyânıdur.” (Genç, 2018 s. 150).

Örnek 4:

Son Asır Türk Şairleri Pertev bahsinden: “Bir gün huzurda iken padişah, enfiye kutusunu musirrane istedi. Zeytun ağacı kökünden yapılmış olan adi kutuyu görünce "Paşa dervişliğin bu derecesine lüzum yokdur. Böyle bir kutu kullanmak sana yakışmaz, al bunu kullan" diyerek kendi pırlantalı kutusunu verdi… Kendi, dervîş meşreb bir zat olduğundan bu hallerden kaçınırdı. Ne faide ki takdiri ezeli, hükmüni icra edecekdi.” (İnal, 1969, cüz 7, s. 1305).




Kaynaklar

Ali Nazîmâ ve Fâik Reşâd. (1312). Mükemmel Osmanlı Lûgatı. Dersaadet: Kasbar Matbaası.

Ali Şîr Nevâî (2001). Mecâlisü’n-nefâyis. (nşr. ve trc. Kemal Eraslan-Naci Tokmak). Ankara. I-II.

Canım, R. (hzl.) (2018). Latîfî-Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-216998/latifi-tezkiretus-suara-ve-tabsiratun-nuzama.html

Devellioğlu, F. (2000). Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lûgat. Ankara: Aydın Kitabevi Yayınları.

Dih-hudâ (1346). Lûğat-nâme-yi Dih-hudâ. Tahran. I-L.

Genç, İ.  (hzl.)(2018). Tezkire-i Şu’arâ-yı Mevleviyye. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-206275/tezkire-i-suara-yi-mevleviyye.html

İnal, K. (1969). Son Asır Türk Şairleri, İstanbul: M.E.B. Devlet Kitapları. I-XII cüz.

Şemseddîn Sâmî (2001). Kâmûs-ı Türkî. İstanbul: Çağrı Yayınları.

Uludağ, S. (2002). Tasavvuf Terimleri Sözlüğü. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.




Yazım Tarihi:
22/10/2024
logo-img