selâset-i eş‘âr, selâset-şi‘âr, selâset-i elfâz, selâset-i nümâ, selâset-i edâ, selâset-i tab‘
* Sözlüklerde “akıcılık, açıklık, kolaylık, yumuşaklık” gibi anlamları olan ve tezkirelerde daha çok “şair ya da yazarların üslûp ve eserlerinin değerlendirilmesi” için kullanılan bir terim.
Arapça bir isim olan selâset kelimesi sözlüklerde “anlatımın akıcı olma durumu, akıcılık” (Parlatır, 2016, s. 1479); Devellioğlu, 2010, s. 1117), “ifâdede sühûlet, sehl ve revân ifâde, talâkat: selâset-i kelâm; selâsetle yazmak, ifâde etmek” (Şemseddin Sami, 1315, s. 531), “kelâmda revânlık, sühûlet ve âhenk ile telaffuz olunmak hâsası” (Muallim Naci, 1318, s. 424; Toven, s. 390), “selislik, revanlık, rekâket zıddı” (Toparlı, 2000, s. 807) ve “mülâyemet, kelâmın fesâhati ve güzelliği” (Redhouse, 1280, s. 203) anlamlarına gelir.
Terim anlamı “bir ifade, şiir veya düzyazının açık, akıcı, kolay ve düzgün olma durumu”dur. Bu tür ifadeye ise “selîs” denilir.
Kelime anlamının yanı sıra terim anlamıyla selâset, 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar birçok tezkire yazarı tarafından eserlerine aldıkları şair/yazarların biyografilerinde üslûp bakımından onların nasıl bir şair/yazar olduklarını ve meydana getirdikleri eserlerini (şiir/düzyazı) olumlu ya da olumsuz bir şekilde değerlendirirken kullanılmıştır.
Tezkirelerde çoğunlukla selâset kelimesinin “açıklık ve akıcılık” anlamları üzerinde durulduğu görülür. Tezkire yazarları, bir nevi eleştirmen kimliğiyle ele aldıkları metin ve metin sahibinin edebî bakımdan üslûbunu değerlendirirken genelde metnin; özelde ise metindeki anlatımın başarılı bir şekilde okuyucusuna ulaşmasında “selâset” özelliğinin önemli olduğunun bilincindedir. Bu nedenle tezkire yazarları, değerlendirmeye tabi tuttukları şair ya da yazarların eserlerinin açıklığı, akıcılığı, düzgünlüğü ve kelime seçimindeki ustalığını her fırsatta övmüştür. Meselâ; selâset kelimesini ilk kez kullanan Ali Şir Nevâyî, tezkiresinin giriş kısmında eserine dâhil ettiği devrinin şairleri için “Ve bu huceste zamân ve ferhunde devrân şu‘arâ ve hoş-tab‘ları kim Sultân-i Sahib-kırân, yümn-i devletidin ve netîce-i terbiyyetidin şi‘rning köprek uslûbıda, be-tahsîs gaze1 tavrıda kim barçadın dil-âsârak ve neşât-efzârak durur, terkîb-i selâset ü letâfetin burungılarga yitküredürler… (s. 4-5)” söyleyerek devrindeki şairlerin gazellerindeki selâset ve letâfeti överken kelimeyi şiir eleştirisi olarak kullandığı görülür. Meselâ; Latîfî, tezkiresinde “Eş‘ârınun sûz u selâsetine vechen mine’l-vücuh söz yokdur ve şi‘r-i pür-sûzınun ‘âşıkâne ve müstemendâne rengîn ve âteşîn ebyâtı çokdur. Egerçi nazm-ı âbdâr-ı revân-bahşı selâset-i elfâzda âb-ı revân gibi akar ammâ eş‘âr-ı âteşîni cihet-i sûz u güdâzda okuyanlarun zebânın fitîle-i şem‘ gibi yakar (s.304).” ifadesinde Şem‘î’nin şiirinin akıcı ve düzgünlüğü bakımından âdeta saf, berrak ve lezzetli bir su gibi akmasına karşın okuyan kişide derin bir etki bıraktığını söyleyerek şairin üslûbunu över. Meselâ; selâset kelimesini en çok kullanan Ahdî, tezkiresinde takdir ettiği Tarîkî için “Rûz u şeb erbâb-ı nazm ile musâhabet idüp nazm-ı ferâh-fezâsına irtibât virüp vücûd-ı pâkizeleri neşât üzredür. Sözleri makbûl-i yârân-ı nükte-şinâs ve şi‘r-i selâset-nümâsı bî-kıyâsdur. Husûsa bu diyârda tetebbu‘-ı eş‘âr-ı şâ‘irân-ı ma‘ânî-endûz ve sâhirân-ı sihr-âmûzlar ile mahrem ü hem-dem olup nazmda derd-i dilin gül gibi beyâna getürdi (s. 213).” söyleyerek şairin benzersiz şiirlerinin selâset örneği olduğunu düşünür. Meselâ; Latîfî, tezkiresinde değerlendirmeye tabi tuttuğu Âhî için “Tarîk-ı inşâda tarz-ı münşiyân-ı kudemâya gitmişdür. Ve ‘ibârât u isti‘arâtda elfâz-ı sakîle ve sakîme ve terâkib-i mu‘akkad u ‘akîme ihtiyâr itmemişdür. Ve tahrîr ü ta‘bîri rûşen ü selîs ve tahrîr u edâsı lezîz ü nefîsdür ve inşâda elfâz u selâset ve şi‘r ü mesnevîde letâfet ü zerâfet andan artuk müyesser ü mutasavver degüldür (s. 143)” diyerek selâsetin Âhî’nin inşasının (nesrinin) bir özelliği olduğunu belirtir. Ayrıca Latîfî, Âhî’nin nesirde kudema tarzını benimsediğini; ortaya koyduğu yazınsal ürünlerinde kapalı, gereksiz terkip ve ibarelerden uzak durduğunu; yazdıklarının ve tabirinin parlak ve akıcı (selîs), söz ve edasının nefis olduğunu söyleyerek münşiliği hakında övgü dolu ifadeler kullanır. Âhî’nin nesirde söz ve selâseti daha üstü tasavvur olunamayacak noktaya taşıdığını ifade eder (Kaplan, 2018, s. 590). Meselâ; Kınalızâde Hasan Çelebi, tezkiresinde “Fi’l-vâki’ bundan akdem şi’r-i Türkî selâset ü nezâketden dûr ve dil-i nâ-kâbilân gibi melâhat u letâfetden mehcûr idi (s.171).” ifadesiyle Ahmed Paşa’dan önce Türkçe şiirin selâset ve nezâketten uzak olduğunu söyleyerek şairin Türkçe şiire selâset ve nezâket getirdiğini belirtir.
Tezkirelerde selâset kelimesi, genellikle olumlu eleştirilerde kullanılırken az da olsa olumsuz eleştirilerde de kullanılmıştır. Meselâ; Fatîn, tezkiresinde “Mûmâ-ileyhin mahallice târîh-gûluk ile şöhret-i şâyiası var ise de eş‘âr u güftârı gibi târîhleri dahi selâset u letâfetden hâli ve envâ-ı uyûb u ilel ile mâlidir (s.283).” ifadesiyle Edhem Şahîdî Beg’in şiirleri ve sözleri gibi tarihlerinin de selâset ve letâfetten yoksun olduğunu, çeşitli kusurlar ve sakatlıklar taşıdığını söyler.
Kısacası selâset, tezkirelerdeki ifadelerden de alaşılacağı üzere şair/yazarların edebî kişiliklerinde bulunması gereken önemli özelliklerden biridir. Latîfî, tezkiresinin giriş kısmında “… kelâm-ı manzûm-ı selâset-nümûnını reşk-i dürr-i meknûn kıldı (s. 41).” ifadesiyle Allah’ın şairlere verdiği nimetleri sayarken şairlerin “selâset gösteren (selâset-nümûn)” manzum sözlerini gıpta edilen saklı inci kıldığını belirtir ve selâset taşıyan sözün değerine vurgu yapar (Kaplan, 2018, s. 390).” Bu bağlamda şiirleri ve eserleri selâset özelliği taşıyan şairler takdir edilirken selâset özelliği taşımayan şairler ise yerilmektedir.
Son olarak kelimenin tezkirelerde edebî değerlendirmelerde bulunurken “selâset-i kelâm, selâset-i ifâde, selâset-i edâ, selâset-i eş‘âr, selâset-i inşâ, selâset-şi‘âr, selâset-nümâ” gibi terkiplerle farklı anlamlar kazandırılarak kullanıldığı görülür.
Kelime, Mecâlisü’n-Nefâyis’de 4; Latîfî Tezkiresi’nde 7; Meşâirü’ş- Şu‘arâ’da 14; Kınalızâde Hasan Çelebi Tezkiresi’nde 8; Gülşen-i Şu‘arâ’da 18; Künhü’l-Ahbâr’ın Tezkire Kısmı’nda 6; Heşt Bihişt’te 8; Tezkire-i Mecâlis-i Şu‘arâ-yı Rum’da 3; Mecma‘ü’l-Havâs’ta 1; Rızâ Tezkiresi’nde 1; Safâyî Tezkiresi’nde 3; Sâlim Tezkiresi’nde 3; İsmail Beliğ Tezkiresi’nde 1; Safvet Tezkiresi’nde 1; Âdâb-ı Zurefâ’da 1; Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye’de 1; Mir’ât-ı Şi’r’de 2; Şefkat Tezkiresi’nde 4; Ârif Hikmet Tezkiresi’nde 2; Hâtimetü’l-Eş’âr’da 4; Kâfile-i Şu‘arâ’da 1; Mecma‘-i Şu‘arâ ve Tezkire-i Üdebâ’da 1; Tezkire-i Şu‘arâ-yı Âmid’de 8; İşkodra Vilayeti Osmanlı Şairleri’nde 1 ve Eslâf’ta 3 defa kullanılmaktadır.
Örnek 1:
Tarîk-ı inşâda tarz-ı münşiyân-ı kudemâya gitmişdür. Ve ‘ibârât u isti‘arâtda elfâz-ı sakîle ve sakîme ve terâkib-i mu‘akkad u ‘akîme ihtiyâr itmemişdür.Ve tahrîr ü ta‘bîri rûşen ü selîs ve tahrîr u edâsı lezîz ü nefîsdür ve inşâda elfâz u selâset ve şi‘r ü mesnevîde letâfet ü zerâfet andan artuk müyesser ü mutasavver degüldür (Canım, 2018, s. 143).
Örnek 2:
Zihni pâk ve tabî‘atı çâlâk sözi nâzük ü mevzûn ve eş‘ârı mânend-i dürr-i meknûn elfâzı rûşen ve edâsı müstahsen hoş-âyende bî-bedel nazmı garrâ ve gazelleri güzel. Bunuñ eş‘ârında olan selâset ve elfâz-ı nazmında silk olan letâfet degme şâ‘irin şi‘rinde yok (İpekten vd., 2017, s. 74).
Örnek 3:
…bu cümleden fazl-ı buhûr-ı şi‘re tabâyi‘-i mustakîmeye hutûr idenden eziyed-i dest-resi ve hazz-ı vâfirle fenn-i latîfüñ bi’t-tab‘ sâhib-mûsî mâlik-i memâlik-i vâsi‘-i nazm u inşâ ve sâhib-aksâm-ı eş‘âr-ı belâgat-ı eş‘âr-ı dil-küşâ olup sâhiblivâ-yı nusret-intihâ olduklarından ma‘ada nâzım-ı le‘âlî-i müte‘âlî-i dîvân-ı sihr-beyândurlar. El-hak selâset-i eş‘âr ve letâfet-i güftârları mâ-i cârivâr bir mertebe selîs ü revân ve mahsûd-ı çeşme-i hayvândur (Solmaz, 2018, s. 53-54).
Örnek 4:
Tû ân fasîh-kelâmî ki ez-selâset-nutk
Suhenverân-ı zamân-râ fasîh-edâ bahşed (Solmaz, 2018, s. 267).
Canım, R. (hzl.) (2018). Latîfî Tezkiretü‘ş-Şu‘arâ ve Tabsıratü‘n-Nuzamâ (İnceleme-Metin). Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-216998/latifi-tezkiretus-suara-ve-tabsiratun-nuzama.html
Çiftçi, Ö. (hzl.) (2017). Hâtimetü’l-Eş‘âr (Fatîn Tezkiresi). Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-195831/fatin-tezkiresi.html
Devellioğlu, F. (2010). Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat. Ankara: Aydın Kitabevi.
Eraslan, K. (2001). Ali Şîr Nevayî, Mecâlisü’n-Nefâyis (Giriş ve Metin). Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.
İpekten H. vd. (hzl.) (2017). Sehî Beg, Heşt-Bihişt. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78460/tezkireler.html
Kaplan, F. (2018). Latîfî Tezkiresi’nde Edebî Eleştiri Terimleri ve Edebiyat Eleştirisi. Doktora Tezi. Muğla: Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi.
Muallim Nâcî (1318). Lugat-ı Nâcî. İstanbul: Asır Matbaası.
Parlatır, İ. (2016). Osmanlı Türkçesi Sözlüğü. Ankara: Yargı Yayınevi.
Redhouse, J. W. (1280). Lugât-ı ‘Osmânîye. İstanbul: Matbaa-i Âmîre.
Solmaz, S. (hzl.) (2005). Ahdî ve Gülşen-i Şu‘arâ'sı (İnceleme-Metin). Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-201251/ahdi-gulsen-i-suara.html
Sungurhan, A. (hzl.) (2017). Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü’ş-şu‘arâ. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-194494/kinalizade-hasan-celebi-tezkiretus-s-uara.html
Şemseddin Sâmî (1318). Kâmûs-ı Türkî. İstanbul: İkdâm Matbaası.
Toparlı, R. (hzl.) (2000). Ahmet Vefik Paşa, Lehce-i Osmânî, Ankara: TDK Yayınları.
Toven, M. B. (t.y.). Yeni Türkçe Lugat. İstanbul: Evkâf-ı İslâmiye Matbaası.