revân-ı beyân, revân-ı kelâm, revân-ı nazm, revân-bahş, eş'âr-ı revân-bahş
* Sözlüklerde “gitmek, akmak” ve "ruh, can" gibi farklı anlamları olan fakat tezkirelerde mecazi boyut kazanarak şiirin akıcı olmasını ve canlandırıcı, can bağışlayıcı niteliğini anlatmak için kullanılan bir terim.
“Revân”, Farsça bir sıfat olup sözlükler kelimenin ilk anlamını “giden, hareket eden, akan, kolayca ilerleyen” (Redhouse, 1987, s. 991) olarak vermişlerdir. Kamus-ı Türkî’de “giden, yürüyen, akan, cari” (Şemseddin Sâmî, 1318, s. 672), Lügat-ı Nâcî’de “yürüyücü, gidici, akıcı” anlamları verildikten sonra kelimenin kullanımına örnekler verilmiştir (Muallim Nâcî, 1308, s. 445). Lugat-ı Remzî’de kelimenin “gidici, akıcı, yürüyücü olan" anlamının yanı sıra “ruh u cân, nefs-i nâtıka” (Doktor Hüseyin Remzi, 1305, C. 1, s. 604) olarak da tarif edilmiştir. Mehmed Salahî, ”revân"ın “yürüyücü, gidici, akıcı” anlamlarına ilave olarak ayrı bir madde başı ile kelimenin “nefs-i nâtıka, rûh-ı mücerred, cân” anlamını da vermiş ve “canlandırıcı, can bağışlayıcı” şeklinde açıkladığı “revân-bahş", "revân-bahşâ” kullanımlarını örnek vermiştir (1322, C. III, s. 443).
Terim olarak “revân”, şiirdeki akıcılığı, ritmik ahengi ve dilin akıcılığını anlatır. “Revân-ı kelâm”, “revân-ı beyân”, “revân-ı tab‘” tamlamaları, şairin söyleyişindeki zarif akışa işaret eder. “Revân-bahş” şeklinde birleşik sıfat olarak kullanımında ise kelimenin “can, ruh” anlamı devreye girmekte ve şiirin canlandırıcı, can bağışlayıcı özelliğini anlatmaktadır.
Bu kavramın ilk olarak, Türkçe yazılmış ve Çağatay sahası tezkiresi olan Mecâlisü’n- Nefâyis’te kullanıldığı görülür. Ali Şir Nevâyî (ö. 1501), Seyyid Kâzımî’yi (d. ?/? - ö. ?/?) tanıtırken onun neşeli, şakacı ve cesur bir kişiliğe sahip olduğunu ve şiirinin çok akıcı olup kasidelerinde dönemin önemli şairi olan Baba Sevdâyî’nin üslubunu takip ettiğini söylemiştir (Örnek 1). Mevlânâ Mecnûn’un güzel yazı yazan bir hattat genç olduğunu söyler (Tokmak, 2017, s. 99). Bâz-gûne hattını, hayret edilesi şekilde akıcı, pürüzsüz, temiz, saf ve berrak bir şekilde yazar. Öyle ki göreni şaşırtır (Örnek 2). Sehî Beg’e göre Vahdî (d. ?/? - ö. ?/?) hoş tabiatlı, akıcı şiirleri olan ve çokça şiir söyleyen biridir (İpekten, Kut, İsen, Ayan, Karabey; 2017, s. 151). Mevlânâ Emîrî (d. ?/? - ö. 943/1536) için ise, onun neşeli bir sohbetinin olduğunu, bulunduğu ortamı keyifli hale getirdiğini, konuşurken sözlerinin akıcı olduğunu ve gönül cezbedici biri olduğunu kaydetmiştir (İpekten, Kut, İsen, Ayan, Karabey; 2017, s. 64). Latîfî, Prizrenli Şem‘î’yi (d. ?/? - ö. 936/1529-1530) anlatırken şiirinin parlak, akıcı ve ruh veren bir yanı olduğunu ve beyitlerinin pürüzsüzlüğü bakımından tıpkı akan bir su gibi olduğunu söylemiştir (Canım, 2018, s. 304) (Örnek 3). Latîfî'nin şiir için "selâset-i elfazda âb-ı revân gibi akar" ifadesini kullanması, kelimenin tezkirelerde bu benzetme ilgisiyle terimleştiğini göstermektedir. Riyâzî Tezkiresi’nde ise Şâhî’nin (d. 970/1562-63 - ö. 1039/1629-30) büyüleyici bir nesir yazarı olduğu ve belâgat pazarında akıcı ve soylu eserleri olduğu için kendisinden önceki yazarların ruhlarını dahi gıpta ettirdiği söylenmektedir (Açıkgöz, 2017, s. 191) (Örnek 4). Tezkire-i Şu’ârâ-yı Mevlevîyye’de ise Dervîş Dede’nin (d. ?/? - ö. 980/1572) ölümü anlatılırken tekkede ney gibi inleyip feryat ederek ve dolap gibi döne döne semah ederek cennet bahçesine doğru yol aldığı söylenmiştir (Genç, 2018, s. 124) (Örnek 5). "Revân" kelimesi “ruh, can” anlamıyla “revân-bahş” birleşik sıfatı içinde ve şiirin “canlandırıcı, can bağışlayıcı” özelliğini anlatmak için de kullanılmıştır (Canım, 2018, s. 501-502) (Örnek 6).
Sehi, Latifî ve Âşık Çelebi tezkirelerinde “revân” kelimesi, şiirin akıcılığı ve sözün doğallığı için kullanılmıştır. Âşık Çelebi’de “revân” şiirin hem kolay okunurluğunu hem de duygusal kıvraklığını temsil eder. Kınalızâde, Riyâzî ve Rızâ gibi tezkirecilerde “revân” kelimesi, şiir dilinin akıcı ve iç ritimli oluşunu anlatan teknik bir terimdir. “Kavl-i revân” (akıcı söz) veya “nazmı revân” (ahenkli şiir) tabirleri bu yüzyılda yerleşmiştir. Safayi, Mucib ve Esrar Dede tezkirelerinde “revân” kelimesi tasavvufî bir ton kazanır. Bu dönemde “revân”, hem ilahî ilhamın sürekliliğini hem de şairin ruh dünyasındaki sakin coşkunluğu simgeler. Fâtin, Ârif Hikmet ve Silâhdârzâde tezkirelerinde “revân” kelimesi, şiir dilindeki zarafeti ve sanatkârane üslubu nitelemek için kullanılmıştır. Bu dönemde “revân” artık hem dilsel zarafet hem ahlâkî nezaket göstergesidir.
Kelime terim anlamıyla Sehî Beg’in Heşt Bihişt’inde 4, Âşık Çelebi’nin Meşâ'irü'ş-Şu'ârâ’sında 7, Beyânî’nin Tezkiretü’ş-Şu’arâ’sında 2 ve Mirzâ-zâde’nin Tezkiretü’ş-Şu’arâ’ Tezkiretü’ş-Şu’arâ’sında 4 kez kullanılmıştır. “Revân” kelimesi en yoğun olarak XVI.–XVII. yüzyıl tezkirelerinde kullanılmıştır. XVIII. yüzyılda tasavvufî mânada Esrar Dede ve Safâyî tarafından sıkça işlenmiştir. XIX. yüzyılda kelime, klasik anlamını koruyarak “akıcı, zarif üslup” anlamında bir övgü sıfatına dönüşmüştür.
Örnek 1:
Hoş-tab‘ ve sebük-rûh / ve tab‘ı hezlga mâyil kişi irdi. Sipâhîlıkda celed kişi irdi. Ve şi‘ri revân vâki‘ bolur irdi (Tokmak, 2017, s. 47).
Örnek 2:
Hoş-nüvîs yigitdür; bâz-gûne hatnı andak revân ve saf bitir ki mahall-i ta‘accübdür ve körmegen kişi inana almas (Tokmak, 2017, s.99-100).
Örnek 3:
Egerçi nazm-ı âbdâr-ı revân-bahşı selâset-i elfâzda âb-ı revan gibi akar ammâ eş’âr-ı âteşîni cihet-i sûz-u güdâzda okuyanlarun zebânın fitîle-i şem‘ gibi yakar (Canım, 2018, s. 304).
Örnek 4:
Hakkâ ki, bir münşî-i sihr-sâzdur ki bâzârgâh-ı belâgatde kâlâ-yı inşâ-yı revâ-nisâbı reşk-endâz-ı revân-ı sâbîdür (Açıkgöz, 2017, s. 191).
Örnek 5:
Sene-i semânîne ve tis'a mi'ede ol tekyede ney gibi nâle vü efgân iderek dolâb-veş döne döne gülistân-ı cinâna semâ' iderek revân olmışdı (Genç, 2018, s. 124).
Örnek 6:
Meydân-ı nazmun pehlevân-ı hoş-gûyı ve eşʿâr-ı âbdâr-ı revân-baḫş ile şuʿarâ-yı vilâyet-i Rûmun yüzi suyıdur (Canım, 2018, s. 501-502).
Açıkgöz, N. (hzl.) (2017). Riyâzü’ş-Şuara (Tezkiretü’ş-Şuara). Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-191371/riyazi-riyazus-suaratezkiretus-suara.html
Canım, R. (hzl.) (2018). Latîfî-Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-216998/latifi-tezkiretus-suara-ve-tabsiratun-nuzama.html
Doktor Hüseyin Remzî. (1305). Lugat-ı Remzî. 1-2. İstanbul.
Genç, İ. (hzl.) (2018). Tezkire-i Şu’arâ-yı Mevleviyye. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-206275/tezkire-i-suara-yi-mevleviyye.html
İpekten, H., Kut, G., İsen, M., Ayan, H., ve Karabey, T. (hzl.) (2017). Sehî Beg Heşt Bihişt. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78460/tezkireler.html
Mehmed Salahî (1322), Kâmûs-ı Osmânî. C. III-IV, Ahmed Muzaferrüddin (hzl.). İstanbul: Mahmud Beg Matbaası.
Muallim Nâcî (1308). Lugat-ı Nâcî. İstanbul.
Redhouse, J. W. (1987). A Turkish and English lexicon: Shewing in English the significations of the Turkish terms. İstanbul: Çağrı Yayınları.
Şemseddin Sâmî. (1318). Kâmûs-ı Türkî. İstanbul.
Tokmak, A. N. (hzl.) (2017) Ali Şîr Nevâi-Mecâlisü’n Nefâis Herâti ve Hekîmşâh Çevirisi Mülkahatı. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.