eşʻâr-ı mutasavvıfâne, gazel-i mutasavvıfâne, âsâr-ı mutasavvıfâne, zülâl-i eşʻâr-ı mutasavvıfâne, ebyât-ı mutasavvıfâne, mutasavvıfâne ebyât, beyt-i lâtif-i mutasavvıfâne
* Sözlüklerde “tasavvuf ehline benzer şekilde, sûfice” gibi anlam alanı olan; tezkire metinlerinde “söylenen sözün veya ortaya konulan yazının mutasavvıfa yakışır şekilde, mutasavvıf edasıyla, mutasavvıfça olması” gibi bağlam anlamlarıyla kullanılan ifade.
Osmanlı dönemi sözlüklerinde bulunmayan ve “tasavvuf ehline benzer şekilde, sûfice” anlamlarına gelen “mutasavvıfâne” sözcüğü (Ayverdi, 2010, s. 857; Devellioğlu, 1998, s. 691) Arapça صوف kelimesinin mesleğe dönüştürme işlevli تفعّل vezni hâli olan mutasavvıf kelimesinin Farsça “yakışır şekilde, -cesine, -ce” anlamı katan “-âne” ekini almasıyla oluşur. Alınan bu “-âne” ekinin cümledeki yapısal görevi, eklendiği kelimeyi sıfat veya zarf durumuna dönüştürmektir.
Ör. mutasavvıfâne beyitler, mutasavvıfâne söylemek.
Tezkirelerde “söylenen sözün veya ortaya konulan yazının mutasavvıfa yakışır şekilde, mutasavvıf gibi, mutasavvıfça, mutasavvıfçasına olması” gibi bağlam anlamlarıyla kullanılmasına karşın sözlüklerde kelimenin terim anlamına rastlanılmamıştır.
“mutasavvıfâne” sözcüğü tezkirelerde gramatikal olarak bağlı bulunduğu cümlede sıfat ve zarf görevli kullanılır. Söylenen sözün veya ortaya konulan yazının “mutasavvıfa yakışır şekilde, mutasavvıf gibi, mutasavvıfça, mutasavvıfçasına” niteliğine sahip olması durumudur. Buradaki terim anlamlılıkta iki farklı kullanım söz konusudur. Şayet künye bilgisi paylaşılan kişi, mutasavvıf ise kelimeyi “mutasavvıfa yakışır şekilde”; yok mutasavvıf değil sadece meşrep olarak mülaki ise “mutasavvıf gibi, mutasavvıfça, mutasavvıfçasına, mutasavvıfa özenir gibi” şeklinde anlamlandırmak isabetli olacaktır. Yani tezkirelerde tanıtılan kişilerin mutasavvıf olup olmaması “mutasavvıfâne” kelimesine yüklenen anlamı da tayin edecektir.
Sözcüğünün ilk geçtiği tezkire, 953/1546 yılında tamamlanan ve Anadolu sahasının ikinci tezkiresi olan Latîfî’nin (ö. 990/1582) Tezkiretü’ş-Şu‘arâ ve Tabsıratü’n-Nuzemâ’sıdır. Örnek 1 ve 2’de verilen tezkire örneklerinde tanıtılan kişiler (1. Mevlânâ Şeyh; 2. Şeyh İlahî) mutasavvıftır. Örnek 3’te verilen ve 1018/1610 yılında yazılan Riyâzî Muhammed Efendi’nin (ö. 1054/1644) telifi olan Riyâzü’ş- Şuarâ’da tanıtılan kişi, mutasavvıf olmayan ancak bu neşeyi kendinde bulan ve bu yola mülaki olan kişidir. Örnek-3’te tanıtılan kişi mutasavvıf olmayan ancak bu neşeyi kendinde bulan ve kimi kaynaklarda Mevlevî meşrep olduğu söylenen Murâdî mahlaslı Osmanlı sultanı II. Murad (Salt. 1421-1444/1446-1451)’dır (Atlıhan, 2018, s. 33). Bu cümleden şu sonuca ulaşılabilir ki birbirine yakın anlam kullanımı olan bu örneklerde “mutasavvıfâne” sözcüğü ya mutasavvıf mesleğini bizzat icra eden için yahut bu mesleğe dışarıdan hâl olarak öykünen kişi için kullanılır. Kelimenin son görüldüğü tezkire ise Ali Emîrî Efendi’nin 1877 yılında yazdığı Tezkire-i Şuʻarâ-yı Âmid’dir.
Kelimeye Latîfî [3], Âşık Çelebi [1], Riyâzî Muhammed Efendi [1], Esad Mehmed Efendi [2], Mehmed Sirâceddîn [4], Ali Emîrî Efendi’nin [6] tezkirelerinde toplamda 17 sıklık kullanımıyla rast gelinir. Bu sayı, Anadolu sahasındaki yaklaşık 500 yıllık tezkire geleneği için çok değildir. Bunda kelimenin tasavvufi bir anlam arz etmesi ve bu kavram dünyasını çokça kullanan sȗfi şair ve şiirlerinin tezkirelerde yeterince hüsnü kabul görmemesi (Çapan, 2005, s. 464) etkili olmuş olabilir.
“mutasavvıfâne” kelimesine lafzen, dîvânlardaki şiir metinlerinde rastlamıyoruz. Buradan, kelimenin tezkire ve tabakat tarzı nesir örneklerinde müellifi tavsif eden bir görevle kullanıldığı sonucuna ulaşılabilir. Bu kelimeye anlamca muadil olarak görülen “sȗfîyâne, ârifâne, dervişâne, kâmilâne” gibi kelimelerin özellikle dinî ve tasavvufî muhtevalı manzumelerin telif edildiği 15. yüzyılda sıklıkla kullanıldığını görüyoruz. 16. yüzyıldan itibaren kullanım sıklığının giderek azaldığını eldeki dîvânlardan anlayabiliyoruz. Bu kelimelerin dîvânlardaki anlam karşılığı tezkirelerdeki gibi üslup değeri ve kazanımı değil de ahlakî ve davranış ölçüsü üzerinedir. Bu kelimeler 15. yüzyılda Necâtî Bey, Mihrî Hatun, Edirneli Şevkî; 16. yüzyılda Muhibbî, Şeyhülislam Yahyâ, Bağdatlı Rȗhî gibi tanınmış pek çok simanın dîvânlarında karşımıza çıkar.
Tezkirelerde de “mutasavvıfâne” kelimesinin kimi zaman, anlamsal çerçevesi itibariyle muadiline yer verilmiştir. Yani anlamı yönünden sözcük, kimi tezkire yazarlarınca eş değer kullanımı sayılabilecek “sȗfîyâne, ârifâne, dervişâne, kâmilâne” gibi kelimelerle karşılanmıştır. Bunun, tezkire yazarının tercihinden başka dönemsel veya terminolojik sebepli bir yaklaşıma haiz olduğunu düşünmüyoruz. Buna delil olarak da 16. yüzyılın tezkirecileri olan Âşık Çelebi sadece “mutasavvıfâne” kelimesini kullanmışken Latîfî “mutasavvıfâne” ve “sȗfîyâne” kelimelerini, Beyânî ve Kınalızâde Hasan Çelebi “sȗfîyâne” ve “ârifâne” kelimelerini ve Ahdî de “dervîşâne” ve “ârifâne” kelimelerini kullanmıştır demek yeter sebeptir.
Örnek 1:
…mutasavvıfâne ebyât ve meşâyihâne mevâʿızât her biri âdeme gınâ ve fenâ virür (Canım, 2000, s. 311).
Örnek 2:
… şiirleri -ki şi‘âr-ı şâ‘irîden ârîdür ve tekellüf ü tasallufdan berîdür- ekser mutasavvıfâne… (Kılıç, 2018, s. 111).
Örnek-3
Muhakkikâne eş‘ârı ve mutasavvıfâne güftârı vardur." "Ekser eş‘ârı mutasavvıfânedür (Açıkgöz, 2017, s. 39, 61).
Açıkgöz, N. (hzl.) (2017). Riyâzî Muhammed Efendi Riyâzü’ş- Şuarâ (Tezkiretü’ş-Şu’arâ). Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-191371/riyazi-riyazus-suaratezkiretus-suara.html
Ak, C. (hzl.) (2001). Bağdatlı Rȗhî Divanı (2. Cilt). Bursa: Uludağ Üniversitesi Yayınları.
Arslan, M. (hzl.) (1994). Mecmua-ı Şuara ve Tezkire-i Üdeba: Mehmed Siraceddin. Sivas: Dilek Matbaacılık.
Arslan, M. (hzl.)(2007). Mihrî Hâtun Divânı. Ankara: Amasya Valiliği Yayınları.
Atlıhan, F. (2018). “On Altıncı Yüzyılda Osmanlı Devlet Yapısında Mevlevilik”. İlahiyat Akademik Araştırmalar Yıllığı Dergisi, 1, 29-43.
Ayverdi, İ. (2010). Misalli Büyük Türkçe Sözlük. İstanbul: Kubbealtı Yayınları.
Canım, R. (hzl.) (2000). Latifi Tezkiretü'ş-Şu'ara ve Tabrisatü'n-Nuzema (İnceleme-metin). Ankara: AKM Yayınları.
Çapan, P. (hzl.) (2005). Tezkire-i Safâî (Nuhbetü’l-Âsâr Min Fevâidil’l- Eş‘âr). Ankara: AKM Yayınları.
Devellioğlu, F. (1998). Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lȗgat. Ankara: Aydın Kitabevi Yayınları.
Ertem, R. (hzl.) (1995). Yahya Divanı. Ankara: Akçağ Yayınları.
Kadıoğlu, İ. (hzl.) (2018). Tezkire-i Şu’arâ-yı Âmid, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-375473/ali-emiri-tezkire--i-suara--yi-amid.html
Kılıç, F. (hzl.)(2018). Âşık Çelebı̇-Meşâ’ı̇rü’ş-şu’arâ. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-210485/asik-celebi-mesairus-suara.html
Oğraş, R. (hzl.)(2001). Es‘ad Mehmed Efendi ve Bâğçe-i Safâ-Endȗz’u. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-212024/esad-mehmed-efendi-bagce-i-safa-enduz.html
Solmaz, S. (hzl.) (2018). Gülşen-i Şu'arâ. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-201251/ahdi-gulsen-i-suara.html
Sungurhan, A. (hzl.) (2017a). Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü’ş-Şu’arâ. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-194494/kinalizade-hasan-celebi-tezkiretus-s-uara.html
Sungurhan, A. (hzl.) (2017b). Beyânî, Tezkiretü’ş-Şu’arâ. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-194495/beyani-tezkiresi-tezkiretus-suara.html
Tarlan, A.N. (hzl.) (1992). Necâtî Bey Dîvânı. Ankara: Akçağ Yayınları.
Yakar, H.İ. (hzl.) (2010). Edirneli Şevkî Dîvânı. Konya: Palet Yayınları.
Yavuz, K. ve Yavuz, O. (hzl.) (2009). Muhibbî Dîvânı. İstanbul: TYEK Yayınları.