KÛHİYÂNE (KŪHİYĀNE)

kûhiyâne edâ, kûhiyâne elfâz, kûhiyâne ‘ibârât


* Sözlüklerde "taşraya özgü, zarafetten uzak" gibi anlamları olan; tezkirelerde "şehir zarafetinden uzak, kullanımdan düşmüş kelimelerin yer aldığı üslup" anlamında kullanılan terim.



Sözlük Anlamı

Osmanlıca sözlüklerde kûh kelimesi için “dağ, cebel, dağlık” gibi karşılıklar verilmiştir (Ahmed Vefik Paşa, 1888, s. 1299; Sâmî, 1318, s. 1218). Lugat-i Nâcî ve Kâmûs-ı Osmânî’de kûhî ibaresine “dağa mensup” karşılığı verilmiş; Türkçede yalnız başına kullanılmadığına ve daima terkip halinde yer aldığına dikkat çekilmiştir (Muallim Nâcî, 1308, s. 643; Salâhî, 1322, s. 283). Kûha dağ dışında anlam veren sözlük de Kâmûs-ı Osmânî’dir; kûh u deşt ifadesinde “sahra ve ova” karşılığı verilmiştir. Şu durumda sözlüklerden yola çıkarak kûhiyâne için “dağda yaşayanlara özgü” karşılığını vermek mümkündür. 




Terim Anlamı

Kûhiyâne, şiir dilinin henüz estetik olgunluğa ulaşmadığı XV. yüzyılın ikinci yarısından önceki dönemlerde görülen, taşra kültürüne ait, şehir zarafetinden uzak, zamanla kullanımdan düşmüş kelime ve ifadelerin yer aldığı bir üslup özelliğidir. 




Tezkirelerdeki Bağlam Anlamı

Tezkirelerde kûhiyâne ile ilgili tartışmalar fesâhat kavramı etrafında şekillenir. “Sözün kusursuz ve açık olması” anlamındaki fesâhat, kelimenin bazı kusurlardan uzak olmasını gerektirir. Bunlardan biri olan garâbet bir ifadede alışılmadık sözlere yer verilmesinden doğan fesâhat kusurudur. Garîb olarak adlandırılan bu tür kelimeler hem anlama nüfuz edilmesini zorlaştırır hem de dinleme zevkini bozar. Geçmişte kullanıldığı hâlde zamanla terkedilmiş kelimelere yer verilmesi de bir garâbet örneğidir. Bu tür kelimelere ayrıca metrûk, mehcûr ya da vahşî denir (Bilgegil, 1989, s. 31-32). Dolayısıyla şehir hayatında kullanımdan düşmüş ancak taşrada kullanımı devam eden kelimeler de bu tanıma uymaktadır. Eski Türkçenin izlerini taşıyan bu kelimeler anakronik bir bakış açısıyla günümüz araştırmalarında ilgi çekse de (Korkmaz, 2022, s. 420) o dönem için bir fesahat kusuru sayıldığından eleştiri konusuydu. Meselâ Tâcizâde Ca’fer Çelebi (ö. 1515) Hevesnâme’nin sebeb-i telifinde kendisine mesnevi telif etmesini öneren bir dostunun diliyle Şeyhî’yi bu konuda eleştirir. Şairin söylediğine göre dostlarıyla sohbet esnasında söz şöhret sahibi şairlere gelir. Bunlardan Ahmed Paşa ve Şeyhî’den övgüyle söz edilir. Ancak Şeyhî’nin fesâhat konusunda yetersiz kaldığı şiirinin garîb elfâz ile dolu olduğu söylenir (Sungur, 2006, s. 208).

Tâcîzâde’nin Şeyhî’yi fesâhati bozmakla eleştirdiği garîb elfâz ifadesiyle neyin kastedildiğini ve bunun kûhiyâne terimi ile ilişkisini Latifî’nin Şeyhî hakkındaki değerlendirmelerinden öğreniyoruz. Latifî, Şeyhî’nin Hüsrev ü Şîrîn eseri eski zamanlarda yazılmış olduğundan eserde eski Oğuz topluluklarına özgü zamanla terkedilmiş, şehir hayatında kullanımdan düşmüş, taşra kültürüne ait kelime ve adetlere rastlandığını söyler. Kûhiyâne olarak nitelendirdiği bu gibi ibarelerin fesâhati bozduğuna dikkat çeker. Tâcizâde’nin Hevesnâme'sinde Şeyhî’yi eleştirdiği beyti iktibas ederek bazı fasih şairlerin Şeyhî’nin o birkaç kûhiyâne ifadesini eleştiri konusu ettiklerini söyler (Canım, 2018, s. 311).  Bu ifadeler dönemin bazı edipleri tarafından ileri sürülen Şeyhî’nin şiir dilinin daha az rafine olduğu yönündeki eleştirileri yansıtır.

Bununla birlikte Latîfî, Şeyhî’ye yöneltilen bu eleştirilerin hakkaniyeten uzak olduğunu savunur. O dönem Türkçesinde şiirsel zarafetin henüz oluşmadığına ve şairlerin ifade gücünün gelişmediğine dikkat çeker. Bir bakıma Latîfî, Şeyhî’nin şiirlerini bu bağlamda eleştirenlerin dönemin dil ve edebiyat bakımından şartlarını göz önünde bulundurmadan yorum yaptıklarını ima eder. 

Latîfî’nin kullandığı bazı ‘ibârât ve ol birkaç ‘ibârât ifadeleri, kûhiyâne olarak tanımlanan ifadelerin oranına da dolaylı olarak dikkat çeker. Bu ifadeler Şeyhî’nin şiirinde bu tür ifadelerin sayıca fazla olmadığına ve münferit örnekler olduğunu gösterir. Latîfî’ye göre Şeyhî’nin şiirleri fesâhatten uzak değildir; sadece yer yer, zamanla kullanımdan düşmüş taşra hayatına özgü kelimeler barındırmaktadır. Bu da o dönemin dil ve edebiyatının genel özelliklerinden biridir. 

Kûhiyâne teriminin Latîfî Tezkiresi'ndeki karşılığını açıklayan Kaplan, Latîfî’nin oğuzâne ve kûhiyâne olarak nitelendirdiği tarzın garib ve vahşi ifadelerden, terk edilmiş ve kalıntı sözlerden meydana geldiğini söyler. Latîfî’nin sözlerinden hareketle bu tür ifadelerin şehir ahalisinden uzakta, dağlarda ve köylerde yaşayan kimselerin dilinde yaşadığını ifade eden Kaplan, bu ifadeyi şiir bağlamında “taşrada, dağda, şehir hayatı ve görgüsünden uzakta yaşayan kimsenin lisanına yaraşır şekilde bir eda” olarak tanımlar (2021, s. 217-218). Kaplan, başka bir çalışmasında Latîfî’nin Şeyhî’ye yöneltilen eleştirilere karşı tutumuna da değinir. “Usta yazarda başarı her zaman dile aittir.” sözünü hatırlatarak buna uygun bir şekilde Latîfî’nin Şeyhî’yi değerlendirirken dönemin dili ve  ifade gücünü göz önünde tuttuğuna dikkat çeker (2020, s. 197). Latîfî’nin bu yaklaşımı, edebî eserin dilini ve üslubunu değerlendirirken yazıldığı dönemi göz önünde bulundurmak gerektiğini hatırlatmaktadır. 

Latîfî, soyundan gelmekle iftihar ettiği Hamdî-i Kadîm’den (ö. 1481?) bahsederken de bu terimi kullanır. Onu, Çelebi Mehmed dönemi (1413-1421) şairleri arasında sayar; Atâyî (ö. 1437) ve Ahmedî (ö. 1410’dan sonra) ile aynı dönemde yaşadığını belirtir ve bu dönemin şiirlerinde “Oğuzâne ve kûhiyâne” ifadelerle dolu bir üslubun hakimiyetinden söz eder. Ayrıca o dönemin şairlerinin şiirlerinde estetik ve zarafetten yoksun kaldığına dikkat çeker (Canım, 2018, s. 196). Dolayısıyla kûhiyâne tarzı şahsî bir üsluptan ziyade dönem özelliği olarak tanımlamak mümkündür. Latîfî’nin, kûhiyâne terimini kullandığı her iki şairin yaşadığı dönemlerde Türkçenin şiirsel ifade gücünün henüz gelişmediğini, o dönem şiirlerinin estetik incelikten yoksun olduğunu hatırlatması, bu terimin dönemle ilişkili olarak yorumlanması gerektiğini gösterir. 

Kûhiyâne tarz için bir dönem belirlemek gerekirse XV. yüzyılın ikinci yarısından önceki dönem denebilir. Latîfî’nin bu tarzla andığı şairler XV. yüzyılın ikinci yarısından önce yaşamış şairlerdir. Şiir dilinde bu gibi ifadelerin terk edilmeye başladığı dönem, Fatih dönemi olmalıdır. Zira Fatih dönemi (1444-1481) Osmanlı şiirinde dil ve üslup bakımından bir dönüşümün başlangıcıdır. Fatih’in İstanbul’u fethetmesiyle birlikte İran ve Arap coğrafyasından İstanbul’a akın eden ilim ve sanat erbabıyla Osmanlı medreseleri, Arapça ve Farsça şaheserleri aslından okuyup inceliklerini kavrayabilecek kişiler yetiştirmeye başlamıştır. Böylece şairlerin ne söylediğinden çok nasıl söylediğine önem verilmiştir. Artık basit bir dille yazılmış eski dinî destanî hikayeler küçümsenir olmuştur (Çavuşoğlu, 1982, s. 43). Şair ve Patron’da İnalcık Latîfî Tezkiresi'ndeki bu tartışmalara değinerek 1350-1450 yılları arasında kudemânın Türkçe ifadeleri sıkça kullandığı, bu dönemden sonra ise Arapça ve Farsça ifadelerin zîver-i elfâz görülüp gittikçe yaygınlaştığını ve “kudemânın Türkçesi”nin köylülere ve dağ kabilelerine özgü sayıldığını söyler. Gerçek bir edebiyat eleştirmeni olarak nitelediği Latîfî’nin her edebî eserin kendi dönemi içinde değerlendirilmesi gerektiğini savunduğuna dikkat çeker (2003, s. 22-23).

Bu tartışmalardan hareketle son olarak şu hususa dikkat çekmemiz gerekmektedir: kûhiyâne terimi, bir kişisel üslup eleştirisinden öte bir dönem eleştirisidir. Bu dönem de XV. yüzyılın ikinci yarısından önceki şiir dilinin henüz gelişmediği yılları kapsamaktadır. Latîfî’den sonraki tezkirelerde bu terime yer verilmeyişi, estetik ve zarif şiir dili oluştuktan sonra bu gibi tartışmaların sona ermesiyle açıklanabilir.




Tezkirelerdeki Kullanım Sıklığı

Tezkirelerde bu ifade sadece Latîfî Tezkiresi'nde 2 kez geçmektedir. 




Örnekler

Örnek 1:

Bu dahi ol diyârda Küre kurbinde bir kenârdandur. Selâtîn-i Âl-i ʿOsmâniyândan Sultân Mehmed Hân Gâzî devrinde ve ʿAtâyî ve Ahmedî ʿaṣrında gelmişdür. Anlara mülâkî ve mukârin olmışdur ve ol devr şuʿarâsınuñ şiʿrinde çendân letâfet ü renk yokdur ve Oguzâne ve kûhiyâne  elfâz u edâları çokdur  (Canım, 2018, s. 196).

Örnek 2:

Ammâ nazm-ı Husrevi zamân-ı sâbıkda vârid ü vâkiʿ olmagın esnâ-i terkîb-i nazmında kavm-i kadîmüñ Oguzâne ve kûhiyâne bazı âdât u ʿibârâtı düşmişdür ki her biri elfâz-ı garîbeden ve ʿibârât-ı vahşiyyeden ʿaddolunur. Fesâhatı mahall-i metrûk ü mânde Türkî taʿbîrât ve istiʿmâli ahâlî-i kurâda ve kavâbil-i kûhiyânda olur. Füsehâdan ba‘zı ol birkaç ‘ibârâtı bâ‘is-i dahl ü ta‘n idinmişlerdür. Nazmında fesâhat ve elfâzında belâgat yokdur dimişler ammâ bu dâyirede nazar nazar-ı insâfdan bîrûndur ve nazar‑ı pest ü dûndur. Zîrâ erbâb-ı ‘irfândan mahfî degüldür ki o zamânda zebân-ı Türkîde ol kadar zerâfet ve ol ‘asr şu‘arâsınun ta‘bîr ü edâlarında çendân fesâhat yok idi. Varaka ve Gülşah ve Hurşîd ü Ferahşâd gibi Türkî terkîblerle manzum dâstânlar çok idi. Hattâ merhûm Tâc-zâde Heves-nâme nâm kitâbında mezbûr Şeyhî içün Beyt: 

Fesâhatda o denlü kârı yokdur

Kelâmınun garîb elfâzı çokdur

diyü dahl itmiş ve harf atmışdur  (Canım, 2018, s. 311).




Kaynaklar

Ahmed Vefik Paşa. (1888). Lehçe-i Osmânî (C. 2). İstanbul: Mahmut Beg Matbaası.

Alova, E. (2013). Latince-Türkçe Sözlük (5. Baskı). İstanbul: Sosyal Yayınları.

Bilgegil, M. K. (1989). Edebiyat Bilgi ve Teorileri (Belâgât) (2. Baskı). İstanbul: Enderun.

Canım, R. (2018). Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ-Latîfî. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı.

Çavuşoğlu, M. (1982). Fâtih Sultan Mehmed Devrine Kadar Osmanlı-Türk Edebî Mahsullerinde Muhtevânın Tekâmülü. Kubbealtı Akademi Mecmuası, 11(2), 31-43.

DWDS. (t.y.). Rustikal. Digitales Wörterbuch der deutschen Sprache. Erişim tarihi: 10 Aralık 2024, Erişim Adresi: https://www.dwds.de/wb/rustikal?o=Rustikal 

Gramota. (t.y.). деревенский. Gramota.ru Erişim tarihi 10 Aralık 2024, Erişim adresi: https://gramota.ru/ 

İnalcık, H. (2003). Şâir ve Patron Patrimonyal Devlet ve Sanat Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme. Ankara: Doğu Batı.

Kaplan, F. (2020). Eleştirinin Eleştirisi: Tâcîzâde Cafer Çelebi’nin Heves-nâme’sindeki Şeyhî ve Ahmed Paşa Eleştirilerine Latîfî’nin Cevabı. Söylem Filoloji Dergisi, 5(1), 190-200.

Kaplan, F. (2021). Klasik Türk Edebiyatı Eleştiri Terimleri Sözlüğü: Latîfî Tezkiresi Örneği (1. baskı). İstanbul: DBY.

Korkmaz, L. (2022). Klasik Türk Edebiyatında Bir Anakronizm Örneği: Türkî-i Basit ve Mahallîleşme. Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, 5(1), 399-428.

Littré. (t.y.). Rustique. Littré. Erişim tarihi: 10 Aralık 2024. Erişim adresi: https://www.littre.org/definition/rustique 

Mehmed Salâhî. (1322). Kâmûs-ı Osmânî Türkçede Kullanılan Arabî Farisî Ecnebî Kaffe-i Lüğâtı Hâvîdir (C. 4). İstanbul: Mahmut Beg Matbaası.

Merriam-Webster. (t.y.).  Rustic. Meriam-Webster Dictionary Erişim tarihi: 10 Aralık 2024, Erişim adresi: https://www.merriam-webster.com/dictionary/rustic 

Muallim Nâcî, [Ömer Hulûsî]. (1308). Lugat-ı Nâcî (1978 Çağrı Yayınları Ofset Baskı). İstanbul: Asır Matbaa ve Kütübhânesi.

Sungur, N. (2006). Heves-nâme (İnceleme-Tenkitli Metin). Hazırlayan: Necati Sungur Ankara: TDK Yay. Ankara: Türk Dil Kurumu.

Şemseddin Sâmî. (1318). Kâmûs-ı Türkî. İstanbul: İkdâm Matbaası.




Yazım Tarihi:
06/01/2025
logo-img