mukaffâ, kavâfî, zü’l-kâfiyeteyn, teng kâfiye, kâfiye-ber-kâfiye
* Şiirle ilgili bir terim olan kâfiye, mısra sonlarında anlamları ayrı fakat okunuşları aynı olarak tekrar eden sesler anlamına gelmekte olup tezkirelerde konu edilişi terim anlamıyla ilintili olarak iyi şair olmanın gereği ve şiirin niteliğini belirtmesi şeklindedir.
Kafiye, Arapçada “ardınca girmek” anlamına gelen "ḳufuvv" kökünden gelmektedir. (https://kamus.yek.gov.tr/) Arapça olan kafâ ve kâfiye kelimelerinin ilk ve asıl anlamı, “başın boyunla bitişen arka ve son kısmı, ense” olup daha sonra, “bir şeyin sonu, arkası” ve buradan da “beytin sonu” manası türemiştir. (Durmuş vd., 2001, s. 149)
Bir ilim dalı olarak görülen “kâfiye”nin terim anlamı ile ilgili 16.. yüzyıl itibariyle Türk edebiyatında önce tercüme daha sonra telif olarak müstakil eserler verilmiş veya belagat kitaplarında konu ayrı bir bölüm halinde tanım ve çeşitleri bakımından tafsilatlı bir biçimde ele alınmıştır (Aydın Yağcıoğlu, 2012).
Terim anlamına değinen eserlerde kafiye izah edilirken farklı hususlara dikkat çekilir. Kemâlpaşazâde kafiye harfine ve sonda bulunmasına vurgu yapar; “Kafiye revî harfidir. Revî ise, kafiyenin veya onun yerini tutan kelimenin son asli harfidir.” (Saraç ve Çiçekler, 1998, s. 444); Vahîdü’t-Tebrîzî’de kafiyede esas olanın revî olduğu belirtilir, “Kâfiye aslında bir harfdir ol harfe Arablar ‘revî’ derler. Revî, revâdan revâ ise, bir ipe derler ki deve üzerinde yükü onunla bağlarlar pes ol ip ile devenin yüki bağlandıgı gibi, şi’r dahi ol harf-i revî ile bağlanır. Harf-i revîsiz şi’r dürüst olmaz ve ol harfin tekrarı dükeli beytlerde muayyen olan bir yerde lazımdır tâ ki şi’r dürüst ola ve revî kılınan harf gerekdir ki nefs-i kelimeden ola” (Vahîdü’t-Tebrîzî, v. 30) Ali Cemâleddîn kafiyenin sonda olmasına ve tekrar etmesinin gereğine dikkat çeker, “Lugâtte bir nesnenin bir nesne arkasından gelmesine dinür. Istılâh-ı şu’arâda ise kelâm-ı mevzûn arkasında ya’ni şi’rin âhirinde bulunan harfe dinür ki eczâ-yı beyt anunla rabt olınur” (Ali Cemâleddîn, s. 106); Müstakimzâde kafiyenin kelimede olması ve kafiyeli kelimenin sonda bulunmasına vurgu yapar, “Şi’rin âhiri ana binâ olunan lafızdır” (Tolasa, 1986, s. 363); Mehmed Rif’at, Mecâmiü’l-Edeb adlı eserinde ise kafiyenin harekeler de dahil edilerek birden fazla sesten oluşabileceğine işaret eder; “Eş’ârın âhirlerinde vâki’ hurûf-ı mütekerrire-i mütecânisenin harekât ve sekenât, ittifâk ve ittihâdına kâfiye denir” (Mehmed Rif’at, 1358, s. 52); Muallim Nâcî’de tekrar eden kelimenin manasının farklılığına dikkat çekilir; “Hem lafız hem ma'nâ yahut yalnız ma’nâ hasebiyle muhtelif oldukları halde mısra’ların yahut beyitlerin sonlarında veya bunların sonları kabul edilen yerlerde telâffuzda istiklâli şart olmamak ve aşağıda sayılacak harf ve harekelerden ibaret olmak üzere tekrarlanan şeyin toplamıdır”(Saraç, 2004, s. 65); Şemseddîn Sâmî’de “Beyitlerin veya mısraların belirli kâide-i mahsûsasına göre son harflerinin tevâfuku” (Şemseddîn Sâmî, 1318, s. 1031); Tâhirü'l-Mevlevî’de ise sonda bulunan birden çok harfin tekrarı şeklinde tanımlanır; “Son harf ve harekeleri birbirine uygun olan ve mısra yahut beyt sonunda bulunan kelimelerdir” (Tâhirü'l-Mevlevî, 1994, s. 77).
Kâfiye’nin kelime olarak kullanımına öncelikle şiirlerde rastlanmaktadır. 16. yüzyıl şairi Kadı Burhâneddîn’in Dîvân’ında 2 kez tekrarlanan kelime, “yeterli, olmazsa olmaz” (Örnek 1) ve “sonda bulunması” anlamlarıyla kullanılmıştır.
Kelimenin Anadolu sahası tezkireleri arasında ilk kez kullanımı XVI. yüzyılda Sehî Bey’deki Sa‘dî Çelebi maddesinde, bir şiire nazire olması için aynı kafiyede şiir yazıldığını vurgulanmak içindir: “…Bu bahrde ve bu kâfiyede bir gazel diyüp…”. (İpekten vd., 2017, s. 59).
16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar olan tezkirelerin birçoğunda kâfiye, şair ve şiir hakkındaki değerlendirmelerde belirleyici bir unsur olarak terim anlamıyla kullanılmıştır. Tezkirelerde şairin yetkinliği yani iyi bir şair olması kâfiyeyi yeterince bilip bilmemesiyle ilişkilendirilir. Latîfî Fânî maddesinde Fânî’nin öğrencilerine iyi şair ve şiirin özelliklerine dair öğütlerini nakleder. Buna göre iyi şair olmanın gereklilikleri bedî, beyân, vezin ve kâfiye ilimlerini bilmektir: “Zîrâ şi'rüñ bir kaç fenne tenâvüli ve şümûli vardur. ʿİlm-i bedî' u beyân ve kavâfî taktî'-i evzân gibi” (Canım, 2018, s. 395).
Âşık Çelebî’deki Sabrî maddesinde şairin başarısını anlatmak için aruz ve kafiyede mahir olduğu belirtilir: “Envâ‘-ı şi‘r ve ‘arûz ve kâfiyede husûsan ta‘miyede haylî hâli var idi”(Kılıç, 2018, s. 560).
Âşık Çelebî’de şairin başarısını kâfiye üzerinden anlatmak için kâfiye bulmanın zorluğu anlamındaki “teng kâfiye” ifadesine Tâbi‘î maddesinde rastlanır. Burada şairin bir süre şiirle meşgul olduğu ve yazdığı şiirleriyle kâfiyeyi teng edip nice üstadı geçtiği belirtilir: “Bir zemân dahı şi‘re mümâreset itdi, anda dahı kasîdede niçenüñ beytin bozup mesnevîde gözlerine halka-i mîm-i mısrâ‘dan kâfiyeyi teng idüp gazel-i penc-beytde nice zeber-destlerüñ pençesin burdı” (Kılıç, 2018, s. 622).
Kınalızâde, “sultân-ı şâ‘irân-ı memâlik-i Rûm” dediği Bâkî için de “mütekellimân-ı kâfiye-güzâr” ifadesini kullanır. Buna göre nazım ülkesinin padişahı olan Bâkî’nin Dîvân’ı, kâfiyeli söz söyleyenler ve sözü sihir gibi olan fasihler arasında belagat mecmuasının şah beytidir (Örnek 2) (Sungurhan, 2017, s. 222).
Ahdî’nin Gülşen-i Şuarâ’sındaki Sırrî Çelebi; aruz, kâfiye ve muammaya vâkıf olmasıyla methedilir: “‘arûz u kâfiye vü muʿammâda sâhib-hâl kimesnedür” (Solmaz, 2018, s. 188).
Kâfiye bilmemenin şairlik bakımından zâfiyete ve şairin başarısızlığına delalet olduğu Riyâzî’deki ‘Âşık maddesinde dile getirilir. Buna göre şairin önüne gelen her kelime ile kâfiye yapması “kâfiye geçürmez” ifadesiyle dile getirilmiş ve bu özellik şairin başarısız olmasıyla ilişkilendirilmiştir. “Kâfiye geçürmemek” şeklindeki bu tanımlamanın istihza içerdiği de söylenebilir: “Lâkin ba‘zı yirde inşâları Nasrü’d-dîn Hâce’nün kâfiye geçürmemesinden nümû-dâr olmagın düşvâr-pesendler yanında cây-gîr-i hîz-i i‘tibâr olmamışdı” (Açıkgöz, 2017, s. 214).
Tezkirelerde kâfiyenin şiirle münasebeti ise; şiirin kâfiyesi ile tanıtılması veya tanımlanması ve kâfiye ile şiirin muhtevası arasında münasebetin varlığına ilişkin söylemlerdir. Şiirlerin kâfiyesinin özelliği ile belirtilmesi veya tanımlanmasına Latîfî’deki Şevkî maddesi örnek teşkil eder. Şairin fazlasıyla methedilen bir kısım şiirleri, kâfiyesine dikkat çekilerek açıklanmıştır: “ve bu gazel-i muhayyel dahi anuñ cümle-i ihtirâ‘ından ve hâssa-i ibdâ‘ındandur. Bu kâfiyede vâki‘ olan eş‘âr-ı kesîre bu nazm-ı bî-nazîre nazîre vâki‘ olmışdur”. Verilen şiirin kâfiyeli kelimeleri: “zebercede,, müsevvede, mey-gede, 'arbede, sermede, felek-zede”dir (Canım, 2018, s. 306).
Şiirin kâfiyesi üzerinden değerlendirilmesi veya tanımlamasının bir şekli ise şiirin “zü’l-ḳâfiyeteyn” olmasıdır. Latîfî’de Kara Fazlî’nin zülkâfiyeteyn olan gösterişli şiirleri vardır: “Ḥazret-i Hakkuñ ‘inâyet-i fazlıdur ki zü’l-vecheyn ü zü’l-bahreyn zü’l-kâfiyeteyn garrâ gazeller ve gârib beytler ve ‘acîb ṣan'atlar itmişdür” (Canım, 2018, s. 414).
Tezkirelerde kâfiye tercihinde şiirin muhtevasının belirleyici olduğuna dikkat çeken örnekler bulunmaktadır. 17. yüzyılda Fâizî (Kayabaşı, 1997, s. 143) ve 20. yüzyıl’da Fâik Reşâd’ın (Aydemir-Özer, 2019, s. 60) tezkirelerinde yer alan Âzerî maddesinde şair, mahbubun adını kâfiye yaptığını böylece şiirini onu anmaya vesile kıldığını belirtir. Örnek beyitte kâfiye kelimesine yüklenen bu görev, kâfiyenin sadece harf veya ses benzerliğinden ibaret görülmeyip kâfiyeli kelimenin tamamının esas alındığını gösterir (Örnek 3).
Tezkireler arasında Fatîn’in Hâtimetü’l-Eş‘âr’ı, kâfiye ile ilgili dikkatler, vurgular ve meselenin ele alınışı bakımından farklılık gösteren tek eserdir. Fatîn, kâfiyeyi teknik ve gramer özellikleri bakımından ele almıştır. Sarığıgüzel Bekir Paşa maddesinde şairin örnek verilen gazelinin kâfiyeleri için “kâfiyeleri gayr-i sahîh vâki olmuştur” denilmektedir. Gerekçe ise fiil-i mâzî’nin önüne illetli bir harf, arkasına veya sonuna bir tâ eklenmesiyle kelimenin mastara dönüşmesidir (Çiftçi, 2017, s. 232).
Tezkirelerde kâfiyenin konu edilişinin genel olarak şair ve şiiri tanımlama etrafında olduğu görülmektedir. Bunlardan şairin kâfiye ile tanımlanması; şairin başarı ve başarısızlığının kâfiye bilmesi ve bilmemesiyle ilişkilendirilmesi şeklindedir. Bunların ifade ediliş biçimi tezkirelere göre farklılık arz etse de vurgulanan husus, iyi bir şair olunması şairin kâfiye bilmesi ile ilgilidir. Bu ifadeye en fazla 16. yüzyılda rastlanırken 17. yüzyıl tezkirelerinde hemen hemen hiç rastlanmaz, 18, 19 ve 20. yüzyılda ise konu her tezkirede birer örneği geçmeyecek kadardır ve bunlarda da kâfiye, şairin bir külfeti aşması olarak yorumlanabilecek ifadeleri içerir (Aydın Yağcıoğlu, 2023, s. 390-391).
Tezkirelerde kâfiye ile ilgili kâfiye bulmanın zor olduğu veya nadir kullanılan kâfiye anlamında “teng kâfiye”; bir şairin şiirlerinin tamamını veya belli harflerle yazılan şiirlerin tamamını kâfiyesi kâfiyesine tanzir etmek anlamında “kâfiye-ber-kâfiye” şeklinde kalıp ifadelerin kullanıldığı görülür.
Tüm tezkirelerden farklı olarak Fatîn’de kâfiye teknik olarak ele alınmaktadır. Fatîn’in gramer bakımından hangi kelimelerin birbiri ile kâfiyeli olup olamayacağına dair Türkçe, Arapça ve Farsça verdiği pek çok örnek ve bunlarla ilgili ayrıntılı açıklamaları eserini diğer tezkirelerden farklı kılmaktadır.
Anadolu sahası tezkirelerinden Sehî Bey’de 2, Latîfî’de 21, Âşık Çelebi’de 29, Ahdî’de 16, Hasan Çelebi’de 3, Gelibolulu Âlî’de 2, Riyâzî’de 4, Fâizî’de 2, Sâlim’de 2, Şeyhülislâm Ârif Hikmet’te 3, Fatîn’de 60, Şefkat'te 3, Fâik Reşâd’da 2, Mehmed Tevfîk’te 1, Ali Emîrî’de 14 defa geçmektedir.
Örnek 1:
Nigârâ la‘l-i lebüñ ışkı câna kâfiyedür
Lebüñ kirişmesi bu sayru câna şâfiyedür (K.Burhaneddin G. 1252).
Örnek 2:
Hüsrev-i ‘âlemgîr-i iklîm-i nazm mütekellimân-ı kâfiye-güzâr u fasîh-zebânân-ı sihr-âsâr arasında ser-gazel-i Dîvân-ı fesâhat ve şâh-beyt-i mecmu‘a-i belâgatdur (Sungurhan, 2017, s. 222).
Örnek 3:
Şi‘rüme kâfiye itsem n’ola mâhı gâhî
Bir bahâne ararın anmaga ‘Abdu’llâh’ı (Kayabaşı, 1997, s. 143; Aydemir-Özer, 2019, s. 60).
Açıkgöz, N. (hzl.) (2017). Riyâzü’ş-Şuara (Tezkiretü’ş-Şuara). Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78460/tezkireler.html
Ali Cemâleddîn. Arûz-ı Türkî. Millet Kütüphanesi-Edebiyat Kısmı No: 307.
Aydemir, E., Özer, F. (hzl.) (2019). Fâik Reşâd-Eslâf. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78460/tezkireler.html
Aydın Yağcıoğlu, S. (2023). “Osmanlı Şuarâ Tezkirelerinde Kafiye”. M.A. Yekta Saraç Armağanı. İstanbul: DBY Yayınları.
Aydın Yağcıoğlu, S. (2012). "Klasik Edebiyatla İlgili Teorik Eserlerde Kâfiye Bahsinin Mukâyeseli Olarak İncelenmesi". İstanbul Üniversitesi Türkiyat Mecmuası. Cilt:22/ Güz. İstanbul.
Kayabaşı, B. (hzl.) (1997). Kâf-zâde Fâ‘izî’nin Zübdetü’l Eş‘ârı. Doktora Tezi. Malatya: İnönü Üniversitesi.
Canım, R. (hzl.) (2018). Latîfî Tezkiretü'ş-Şu'arâ ve Tabsıratü'n-Nuzamâ. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78460/tezkireler.html
Çınarcı, M. N. (hzl.) (2017). Şeyhülislam Ârif Hikmet Bey-Tezkiretü’ş-şu‘arâ. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78460/tezkireler.html
Çiftçi, Ö. (hzl.) (2018). Fatîn-Hâtimetü’l-Eş‘âr. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78460/tezkireler.html
Durmuş, İ., Öztürk, M., Pala, İ. (2001). “Kafiye”. TDV İslâm Ansiklopedisi. Erişim adresi: https://islamansiklopedisi.org.tr/kafiye
İnce, A. (hzl.) (2018). Mîrzâ-zâde Mehmed Sâlim Efendi-Tezkiretü’ş-şuarâ. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78460/tezkireler.html
İpekten, H., Kut, G., İsen, M., Ayan, H., Karabey, T. (hzl.) (2017). Sehî Bey Heşt Bihişt. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78460/tezkireler.html
İsen, M. (hzl.) (1994). Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü’l-ahbâr’ın Tezkire Kısmı. Ankara: AKM Yayınları. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78460/tezkireler.html
Kadı Burhaneddin Divanı. Erişim adresi: https://archive.org/stream/KadBurhaneddinDivan/367780309-Kad%C4%B1-Burhaneddin-Divan%C4%B1-pdf_djvu.txt
Kadıoğlu, İ. (hzl.) (2018). Ali Emîrî Efendi-Tezkire-i Şu'arâ-yı Âmid. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78460/tezkireler.html
Kılıç, F. (hzl.) (2018). Âşık Çelebi Meşâ‘irü’ş-Şu‘arâ. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-210485/asik-celebi-mesairus-suara.html.
Kılıç, F. (hzl.) (2017). Tezkîre-i Şu’arâ-yı Şefkat-i Bagdâdî. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78460/tezkireler.html
Kutlar Oğuz, F. S. vd. (hzl.) (2017). Mehmed Tevfik-Kâfile-i Şu’arâ. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78460/tezkireler.html
Kutluk, İ. (hzl.) (1989). Kınalı-zâde Hasan Çelebi-Tezkiretü’ş-Şuarâ 1-2. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78460/tezkireler.html
Mehmed Rif’at (1358). Mecâmiü’l-Edeb. Der-saâdet Matbaası Bâb-ı Ali, İstanbul.
Saraç, M. A. Y., Çiçekler, M. (1998). “Kemalpaşazâde’nin Kâfiye Risâlesi”. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi. C.XXVII.
Saraç, Y. (hzl.) (2004). Muallim Naci Istılâhât-ı Edebiyye. İstanbul: Risâle Yay..
Solmaz, S. (hzl.) (2005). Ahdî ve Gülşen-i Şu'arâsı: İnceleme, metin. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78460/tezkireler.html
Şemseddîn Sâmî (1999). Kâmûs-ı Türkî. İstanbul: Çağrı Yay..
Tâhirü'l-Mevlevî (1994). Edebiyat Lügatı. İstanbul: Enderun Kitabevi.
Tolasa, H. (1986). “18. Yüzyılda Yazılmış Bir Divan Edebiyatı Terimleri Sözlüğü–Müstakimzâde’nin Istılahâtü’ş-Şi’rîye’si”. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi. C.XXIV-XXV.
Vâhidü’t-Tebrîzî. Terceme-i Arûz. (Müt. Salahi Abdullah Uşşâkî). Süleymaniye Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi, 6201, 30b-35a.