ebyât-ı dekâyık-nükât
* Arapça “dakîka” ve “nükte” kelimelerinin çoğul şekillerinin birleşmesinden oluşan, “anlaşılması ve çözülmesi güç olan, dikkat isteyen incelikli söz ve anlamlar” şeklinde sözlük anlamı verilebilecek olan, terim olarak ise “kavranması, anlaşılması ve çözümlenmesi güç olan, dikkat isteyen, kapalı, incelikli, zarif, idrak etmek için keskin bir zekâ isteyen söz/anlam/ibare/şiir” anlamlarına gelen terkip.
Dekâyık-nükât; Arapça “dakîka” ve “nükte” kelimelerinin çoğul şekillerinin bir araya gelmesinden oluşan birleşik bir isim ve terkiptir. “Dekâyık” kelimesinin, Arapça “dakîka”nın çoğulu olduğunu belirten Semseddin Sâmî, “dakîka” için ise “ince fikir ve mülahaza; nükte; zaman mukayesesi olarak bir saatin münkasım olduğu altmış cüzden biri” karşılıklarını kullanır (1998, s. 613). Dekâyık, diğer bazı sözlüklerde de yine “dakîka”nın çoğulu olduğu belirtildikten sonra “anlaşılması güç olan ve dikkat isteyen ince şeyler” (Ayverdi, 2010, s. 263); “dakikalar; ince ve anlaşılması güç şeyler” (Çağbayır, 2007, s. 1080); “ince, anlaşılması güç ve dikkate muhtaç olan şeyler.” (Devellioğlu, 2013, s. 183); “incelikler, anlaşılması ve çözülmesi güç konular/noktalar” (Tulum, 2013, s. 287) şeklinde birbirine yakın anlamlarla yer alır. Şemseddin Sâmî “nükât” kelimesini ise “nikât” şeklinde verir ve Arapça 'nükte’nin çoğulu olduğunu, nüktenin de “zımnen anlaşılan ince ve dakîk mana, bir söz ve ibareden istihraç ve remz ü işaretle ifham olunan şey; iyi düşünülmüş, dakîk manalı ve zarif söz, mazmun” karşılıklarına geldiğini belirtir (1998, s. 1470). Tulum da kelimeyi “kavranması keskin zekâya ve akıl kıvraklığına bağlı anlam; kapalı bir anlamı bulunan ince söz” olarak tanımlar (2013, s. 662). Nükât/nikât kelimesine diğer sözlüklerde de “herkesin anlayamadığı, anlaşılması güç kavram ve anlamlar; nükteler; zarif sözler” (Çağbayır, 2007, s. 3547); ince manalı zarif sözler, herkesin kavrayamadığı ince anlamlar, nükteler (Ayverdi, 2010, s.933); “herkesin anlayamadığı ince manalar; ince manalı zarif ve şakalı sözler” (Devellioğlu, 2013, s.979) şeklinde birbirine benzer karşılıklar verilir. Sözlüklerde terkip şekliyle geçmeyen “dekâyık-nükât” için bu açıklamalardan hareketle “anlaşılması ve çözülmesi güç olan, dikkat isteyen, incelikli söz ve anlamlar” karşılığını vermek mümkündür.
Tezkirelerdeki sınırlı kullanımı da göz önünde bulundurulduğunda “dekâyık-nükât” terkibi için “kavranması, anlaşılması ve çözümlenmesi güç olan, dikkat isteyen, kapalı, incelikli, zarif, idrak etmek için keskin bir zekâ isteyen söz/anlam/ibare/şiir” şeklinde bir anlam verilebilir.
Çetindağ’ın, Baharistan, Devletşah Tezkiresi ve Mecâlisü’n-Nefâis’teki şiir ve şairle ilgili eleştiri terimlerine dair çalışmaları incelendiğinde dekâyık-nükât teriminin bu tezkirelerde kullanılmadığı görülecektir (2002, s. 115-118; 2003, s. 79-114).
Anadolu sahası tezkirelerinde, terkibi oluşturan “dekâyık” ve “nükât/nikât” kelimeleri tekil şekilleriyle (dakîk/dakîka, nükte) çok fazla yer aldığı gibi terkibin çoğul şekilleri de ayrı ayrı olmak şartıyla fazlaca kullanılmıştır. Ancak bu terime “dekâyık-nükât” şeklinde ilk ve tek olarak Kastamonulu Latîfî yer vermiştir. Latîfî, eserinin Mesîhî Beg maddesinde şairin kaside tarzının Selmân ve Zahîr’e, şairlik kabiliyetinin Âzerî’ye, gönlünün ve zihninin parlaklığının ise Enverî’ye benzediğini belirttikten sonra şairin Tâc-zâde hakkında söylediği “bahâr-ı râ’iyye” kasidesinden aldığı birkaç beyti “dekâyık-nükât” olarak niteler. O, şairin edebî kişiliği ve sanatına dair bilgi verirken de onun Anadolu’nun önde gelen şairlerinden olduğunu, şiirlerini ancak havas dediği nitelikli okuyucu kitlesinin anlayabileceğini, bu sebeple halkın hatta değme şairlerin bile onun belagatle söylenmiş, özgün düşünce ve anlamlar içeren şiirlerini anlamakta zorlanacağını ve bu sebeple onun şiirlerinden zevk ve lezzet alamayacaklarını belirtir (Canım, 2018, s. 483-484). Latîfî’nin bu değerlendirmelerine bakarak “dekâyık-nükât” terkibine zımnen “kavranması, anlaşılması ve çözümlenmesi güç olan, dikkat isteyen, kapalı, incelikli, zarif, idrak etmek için keskin bir zekâ isteyen şiir/söz/anlam” karşılığını vermek mümkündür.
Latîfî, Mesîhî’yle ilgili yaptığı değerlendirmelerinde onun kaside tarzını Fars edebiyatının meşhur kaside şairleri Selmân-ı Sâvecî ve Zahîr-i Fâryâbî ile eş tutmuştur. Bu şairlerin, divan sahibi olsalar da kaside türünde daha başarılı oldukları, kasidelerinde ince ve zarif manalara yer verdikleri, yeni mazmun ve manalar oluşturarak özgün bir söyleyiş yakaladıkları (Emini, 1996, s. 9; Atalay, 2013, s. 87-88) dikkate alındığında “dekâyık-nükât” terkibinin muhtevasını yukarıda belirtilen karşılığıyla anlamak yanlış olmayacaktır.
“… şu‘arâ-yı Rûmuñ ferîdlerinden ve serâmedlerindendür. Dikkat-i hayâlde ve tasannu‘-ı kîl ü kâlde fikr-i bikre kudreti ve hâssa ma‘ânî îrâdında mahâreti vardı. Ammâ tahayyül-i tab‘ı gâyetde dakîk olup tarh-ı tarz-ı kelâmı havâssa menût u mahsûs olmagın nazm-ı belâgat-nizâmından tıbâ‘-ı ‘avâmü’n-nâs belki degme bir şâ‘ir-i şi‘r-şinâs çendân zevk u telezzüz idemez” (Canım, 2018, s. 483).
“Ve tarz-ı kasîdede dahî nazîri Selmân u Zahîrdür ve tab‘-ı Âzerî ve Enverî gibi zihn ü zamîri münîrdür. Bu bir kaç ebyât-ı dekâyık-nükât tâcü’l-fuzalâ Tâc-zâde hakkında didügi sıfat-ı bahâr-ı râ’iyye kasîdesindendür.” (Canım, 2018, s. 484) (Örnek: 1).
Latîfi, Kemâl Halvetî maddesinde ise şairin, şiirlerini hakikat dairesinden söylediğini, şiirlerindeki zarif anlamların ise kavranması kolay olmayan, kapalı ve incelikli bir tarzda olduğunu ifade ederken terkibi oluşturan kelimelerden nükâtı önce, dekâyıkı sonra söyler ve yine aynı anlamı kasteder (Canım, 2018, s. 452).
(Kemâl Halvetî) “Eş‘ârı dâ’ire-i hakâyıkdan ve nükâtı dekâyıkdan söylerdi. Ṣûfiyâne eş‘ârı ve tasavvufâne güftârı vardur.” (Canım, 2018, s. 452)(Örnek: 2).
Bu terim, Latîfî’nin Tezkiretü’ş-Şu‘arâ’sında 1 kere “dekâyık-nükât” şekliyle, 1 kere de kelimelerin yeri değiştirilerek “nükâtı dekâyık” biçiminde yer alır.
Örnek 1:
Ve tarz-ı kasîdede dahî nazîri Selmân u Zahîrdür ve tab‘-ı Âzerî ve Enverî gibi zihn ü zamîri münîrdür. Bu birkaç ebyât-ı dekâyık-nükât tâcü’l-fuzalâ Tâc-zâde hakkında didügi sıfat-ı bahâr-ı râ’iyye kasîdesindendür.
Nazm: Mîr-i iklîm-i suhan a‘ni Nişâncı Paşa
İremez fikri nişânına hadeng-i efkâr
Jâle gül ṣafhaların mühreleyüpdür tâ kim
Yaza rengîn sözin ol sâhib-i temkîn-vakâr
Ey lisânuñ çü Kelîm ü kelimâtuñ mu‘ciz
Ve’y devâtuñ çeh-i Bâbil ser-i kilküñ sehhâr (Canım, 2018, s. 484).
Örnek 2:
Eş‘ârı dâ’ire-i hakâyıkdan ve nükâtı dekâyıkdan söylerdi. Sûfiyâne eş‘ârı ve tasavvufâne güftârı vardur.
Nazm: Âb-ı hayât içmege şâyeste fem gerek
Hem ol şarâba zarf olacak câm-ı Cem gerek
Velehu: Âriyetdür her melîhuñ hüsninde anuñ
Belki hüsni her melîhuñ andan olmışdur melîh
Velehu: Dost olmaz nefse düşmen olmayan Mevlâ ile
İzz-i dünyâ cem‘ ola mı devlet-i ukbâ ile (Canım, 2018, s. 452)
Atalay, M. (2013). Zahîr-i Fâryâbî. TDV İslam Ansiklopedisi. C. 44, s. 87-88. İstanbul: TDV Yayınları.
Ayverdi, İ. (2010). Kubbealtı Lügatı Misalli Büyük Türkçe Sözlük. İstanbul: Kubbealtı Yayınları.
Canım, R. (hzl.) (2018). Latîfî Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/60327,latifi-tezkiretus-suara-ve-tabsiratun-nuzamapdf.pdf?0
Çağbayır, Y. (2007). Ötüken Türkçe Sözlük. İstanbul: Ötüken Yayınları.
Çetindağ, Y. (2002). Eleştiri Terimleri Açısından Herat Mektebi Tezkirelerinin Anadolu Tezkirelerine Tesiri. Bilig: (22), 109-132.
Çetindağ, Y. (2003). Mecâlisü’n-Nefâis’te Şiir ve Şair Eleştirisi. Türk Kültürü İncelemeleri: (9), 79-114.
Devellioğlu, F. (2013). Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat. Ankara: Aydın Kitabevi Yayınları.
Emini, G. N. (1996). Selman-ı Saveci ve Cemşid ü Hurşid Mesnevisi. Yüksek Lisans Tezi. Ankara: Ankara Üniversitesi SBE.
Şemseddin Sâmî (1998). Kâmûs-ı Türkî. (Ed: Ebru Özel, Nuri Kaymakçı). İstanbul: Alfa Basım Yayım Dağıtım.
Tulum, M. (2013). Osmanlı Türkçesi Büyük El Sözlüğü. İstanbul: Kapı Yayınları.