ebyât-ı cân-perver, nazm-ı cân-perver, kelâm-ı cân-perver, eşʿâr-ı cân-perver
* Sözlüklerde “ruh besleyen, gönül açan, cana can katan” gibi anlamları olan; tezkirelerde genellikle “gönle ferahlık veren ve ruhu şenlendiren” şiirler/ sözler için kullanılan terim.
Farsçada, sonuna geldiği kelimelere “besleyen, yetiştiren, koruyan, seven” gibi anlamlar katarak, Farsçaya özgü bir biçimde birleşik sıfatlar oluşturan -perver sıfatı; bu dilde oldukça yaygın ve köklü bir kelime yapım şeklidir. Sözlüklerde “cân-perver” genellikle “gönle ferahlık veren, iç açan, rûhu besleyen” şeklinde tanımlanır.
Başlıca tanımlar şunlardır: Cemşid ve Salihpur: Can ve ruhu yetiştiren (1370, s. 352). Devellioğlu: Ruh veren, gönül açan (2010, s. 155). Kanar: Hayat verici, ruh besleyen (1998, s. 209).Kubbealtı Lügati: Gönle ferahlık veren, ruhu şenlendiren (Ayverdi, URL 1). Olgun ve Drahşan: Hayat verici, canlandırıcı (1984, s. 103). Parlatır: Gönül açıcı, yürek besleyici (2006, s. 234). Salahi: Ruhu besleyici, ruha hoş gelen (1322, s. 3/198). Steingass: Improving the mind (1992, s. 353).
Tezkirelerde ve klasik şiir dilinde cân-perver, özellikle: Şairlerin tesirli şiirleri, gönle ferahlık veren ifadeler, ruhu şenlendiren söyleyişler, arklı unsurları tasvir için kullanılan nitelikli bir sıfattır. Cân-perver, hem estetik değer taşıyan hem de manevî etkisi olan şiirleri/ sözleri niteler.
“Cân-perver”, tezkirelerde çoğunlukla şairlerin üsluplarını ve söyleyiş tarzlarını nitelemek için mecazi anlamda kullanılan bir ifadedir. Alanyazındaki genel kullanım biçimleri dikkate alındığında, bu sıfatın işlevi ağırlıklı olarak bu yönde şekillenmektedir. Bu bağlamda sıfat, şairlerin edebi kabiliyetlerinin yanı sıra sözlerinin “ruhu besleyen, gönlü dirilten ve ruhsal bir etki uyandıran” yönlerine de işaret eden anlam katmanları taşımaktadır.
Kelimeye ilk olarak Alî Şîr Nevâyî’nin (öl. 1501) Mecâlisü’n-Nefâyis adlı tezkiresinde “Mecâlisü’n-nefâyisün evvelgı meclisinin itmâmı: Bu velâyet-âsâr güruh ve fesâhat-şi’âr ruhlarını kim halayık ruhı alarnın cân-perver nefesleridin tazedür ve ulus asayişi alarnın ruh-bahş kelamlarıdın bî-endâze…” şeklindeki pasajda rastlanmaktadır. Nevâyî, şairleri tanıttığı ilk meclisin sonunda bu sıfata yer verir. Paragrafta andığı şairleri överken onları insanların ruhunu dirilten ve toplumun ahengini tesis eden manevi birer otorite olarak yüceltmektedir. Bu mecliste yer verdiği şairler hakkında: “Bu velayet sahibi ve fesahat ehli (söz kudreti yüksek) kişiler öyle kimselerdir ki; halkın ruhu, onların cân-perver (can besleyen, gönül dirilten) nefeslerinden tazelik bulmuştur. Yine halkın düzeni, onların ruh-bahş (ruh bağışlayan, diriltici) sözlerinden sınırsız (ölçüsüz, tarifsiz) bir şekilde temin edilmiştir. (Eraslan, 2001, s. 30).” bu şekilde bir genellemede bulunur. Nitekim söz konusu pasajda Nevâyî, bu şairler topluluğunun “halka huzur bahşeden ve onların ruhunu dirilten nefeslere” ve düzeni sağlayan “ruh-bahş” kelamlara sahip olduğu iddiasındadır. Güzel söyleyişi şiar edinmiş bu erdemli şairler zümresinin “cana can katan, ruha ferahlık veren şiirleri/ sözleri” halka huzur ve serinlik getirdiğini vurgular.
Bu tespit, sonraki dönem tezkirelerinde şairler hakkında sıklıkla kullanılacak olan “Mesihî nefes” ifadesinin habercisi niteliğindedir. Zira Nevâyî’ye göre şairin nefesi, yani şiiri “cân-perver”dir; bu da onun cana can kattığını gösterir. Sözleri, yani kelamı ise “ruh-bahş”tır; yani dinleyenin manevî dünyasını canlandırmakta, ona içsel bir diriliş bahşetmektedir. Dolayısıyla bu ifade, cân-perver kelimesinin tezkire literatüründe mecazî ve metafizik bağlamda kullanıldığı ilk örneklerden biri olmasının yanı sıra, bu tür kullanımların en güçlülerinden biri olarak da değerlendirilebilir. Yukarıdaki ifadelerle şairlerin şiirleri/ sözleri “ilahi bir nefes, diriltici bir söz ve ruhsal bir feyz” kaynağı olarak nitelendirilmiştir. Nevâyî, şairin bu feyz kaynağını adeta peygamberî bir statüyle eşdeğer tutarak kıymetlendirir. Aynı zamanda şiiri, toplumsal ruhun düzenleyicisi olarak konumlandırır. Bu suretle cân-perver kelimesiyle yalnızca şiirin estetik güzelliğine değil, halk üzerindeki toplumsal ve manevî etkisine de dikkat çekilmektedir.
Nevâyî tarzı bu kullanım izlerine, sonraki yüzyıllarda Anadolu sahasında kaleme alınan tezkirelerde de rastlanmakta, bu üslup belirgin biçimde devam ettirilmektedir. Nitekim Kınalızâde Hasan Çelebi (öl. 1604), Tezkiretü’ş-Şuarâ adlı eserinde Rûhî’yi (öl. 1552) anlatırken şu ifadeleri kullanır: “Bir serv-i gül-endâm ve bir gonce-i nâzik-güftâr ve şîrîn-kelâm idi ki bülbülân-ı gülistân-ı şi’r olan şu’arâ medh-hân-ı gül-i ra’nâsı ve kûmrîyân-ı bûstân-ı nazm olan bülegâ sec’-gûy-ı serv-i bülend-bâlâsı idi. ‘Uşşâk-ı cüst ü çâlâk reh-i ‘ışkında bî-bâk olup Rûhî fidâk sadâsı ile cânların ol rûh-ı pâka revân iderken ve ol ‘îsî-i ‘âlem-i hüsn ü melâhatün kelâm-ı cân-perver ve edâ-yı letâfet-güsteri niçe dil-mürde âşık-ı pür-melâmeti bir demde bir söz ile ihyâ kılup kâlib-i fersûdelerine cân virürken...” (Sungurhan, 2017, s. 350). Nevâyî’de olduğu gibi bu anlatımda da cân-perver kelimesi direkt şairlerin söz kudretine ve estetik edasına vurgu yapmak üzere kullanılmıştır. Kelimenin sadece güzel söz söyleme değil aynı zamanda can cana katma, ruha ferahlık verme ve manevi tazelenme bağlamında anlam kazandığı görülmektedir. Kınalızâde’nin Rûhî için kullandığı “İsâ-yı âlem-i hüsn ü melâhat” nitelemesi, Hz. İsa’nın ölüleri diriltme mucizesine yapılan açık bir telmihtir. Tezkire yazarı, bu telmih aracılığıyla şairin söz kudretini mecazi olarak diriltici, feyiz verici ve can bahşedici bir nitelikte tasvir etmiştir. Nevâyî’deki “nefes”in, Kınalızâde’de ise “kelâm”ın cân-perver sıfatıyla nitelendirildiği görülmektedir. Her iki tezkire yazarının da bu sıfatı edebi bir övgü kalıbı olarak kullanmanın yanında şairin şiirlerine/ sözlerine atfedilen ilahi değeri yansıtan bir kisveye büründürdüğü söylenebilir.
Tezkire literatüründe cân-perver kelimesi, bir önceki bağlamda olduğu gibi şairin söz ve üslûbunu nitelemek üzere kullanılmakla birlikte, doğrudan şiirin kendisini tanımlamak ve tasvir etmek amacıyla kullanıldığı örneklere de rastlanmak mümkündür. Bu noktada bağlamdaki vurgunun şairden şiire kaydığı; terimin, şairin şairliğine atfedilen nitelikten çıkıp ruhu besleyen, gönüllere hayat veren ve manevi tazelik bahşeden özgün bir varlık olarak şiiri nitelendirdiği görülmektedir. Nitekim bu anlam katmanı, şiirin yalnızca estetik ve edebî bir ürün olmanın ötesinde, okuyucunun ruhunda dirilişe ve tazelenmeye vesile olan bir güç taşıdığına işaret etmektedir.
16. yüzyılın mühim tezkirelerinden biri olan Gülşen-i Şu‘arâ’da yer alan, “her birisi bir gayr-ı madde ile nazm-ı cân-perver ve makbûl-i erbâb-ı hüner ola” (Solmaz, 2005, s. 163) ifadesi, cümlede doğrudan nazmın kendisine cân-perver sıfatının atfedildiğinin açık göstergesidir. Ahdî (öl. 1593) örnekte şairin yeteneğinin ürünü olan her bir dizenin, muammanın ya da tarihin gönül besleyen ve ruha hayat veren bir güzelliğe sahip olduğunu vurgulamaktadır.
Benzer şekilde Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ’da geçen “Bu ebyât-ı cân-perver Hilâlînün eşʿârındandur.” (Canım, 2018, s. 561) ifadesinde vardır. Latîfî (öl. 1582), Hilâlî’nin (öl. 1543) beyitlerinin ruhu okşayan, cana can katan bir etkiye sahip olduğunu söyler. Yine Kınalızâde’nin Tezkiretü’ş-Şuarâ’sında, Mesîhî (öl. 1512) için geçen benzer ifadeler dikkat çekicidir. Kınalızâde, “kelâm-ı rûh-bahş ve eş‘âr-ı cân-perver” (Sungurhan, 2017, s. 285) ifadeleriyle şiirin doğrudan cana can katan özelliğini ön plana çıkarmıştır. Ayrıca “Mesîh-bânî” sıfatlandırması ile “ölülere hayat veren” Hz. İsa’nın mucizesi arasında tevriyeli bir ilişki kurulmuş şiirin metrafizik bir şifa kaynağı olduğu düşüncesi pekiştirilmiştir. Kısaca Nevâyî’den Latîfî’ye, Gülşenî’den Kınalızâde’ye kadar birçok tezkire yazarında rastlanan bu tür anlatımlar, cân-perver nitelemesinin; estetik ve ruhsal etki uyandıran, iç dünyayı canlandıran ve sanat zevki veren şiirler için tercih edilen özel bir sıfat olduğunun göstergesidir.
Tezkirelerde mecazi sıfatların kullanımı, sadece insana ya da insana ait unsurları vurgulamaya özgü değildir. Kentlerin, tabiatın veya mekânların benzer niteliklerle ön plana çıkarıldığı görülür. Örneğin “cân-perver” kelimesinin bağlamsal anlamda bir şehrin havasına, suyuna yahut iklimine izafe edildiği örnekler vardır. Böylece mekânların ya da farklı unsurların fiziksel özellikleri ön plana çıkarılmakla birlikte ruha tesir etme veya yaşama sevinci aşılama gibi metafizik özelliklerin vurgulanması söz konusudur. Bu ve benzeri kullanımlar onları canlı ve ruhani bir varlık gibi tahayyül etmenin yanında o yerlerin edebi, estetik ve kültürel değerlerinin altını çizmek içindir.
Kınalızâde Hasan Çelebi’nin Tezkiretü’ş-Şuarâ adlı eserinde Edirne şehri için kullandığı şu tasvir bu tip bağlamsal anlamın farklı bir örneği olarak verilebilir: “...neş’et-i âb-ı hayât hevâ-yı cân-perverinde mihmer olan Dârü’n-nasr ve’l-meymene mahrûsa-i şehr-i Edirnedendür (Sungurhan, 2017, s. 346)”. Edirne’nin havası için yapılan “cân-perver” nitelemesi onun içinde barındırdığı hayat ve ruha can verdiği fikrine işarete eder. Neşe bahşeden şehir adeta cana can katan havasıyla mistik bir huzurun mekânıdır.
Kınalızâde benzer bir tasviri Kostantiniyye (İstanbul) için de yapmıştır: “Letâfetde âb-ı hoş-güvârı misâl-i kevser ve hevâsı dem ü sâl gibi cân-perver mahall ü kasr-ı selâtîn-i ʿadâlet-güster olan Dârü’s-saltanatü’l-ʿaliyye-i Kostantiniyye-i mahmiyedendür (Sungurhan, 2017, s. 346)”. İstanbul sadece bir başkent değildir; Kevser misali suları ve cana can katan havasıyla sakinlerine yaşama sevinci bahşeden bir mekân olarak tasvir edilir. Bu örneklerin tamamı, “cân-perver” sıfatının anlam katmanlarının, insanlarla birlikte içinde yaşanılan mekânları da kapsadığını göstermektedir. Bu yaklaşımın mekânlara da estetik, ruhsal ve hatta kutsal bir kimlik kazandırma çabasının bir sonucu olduğu anlaşılmaktadır.
Tezkirelerde bu ifade, Herat bölgesi tezkirelerinden Mecâlisü’n-Nefâis’te 1; Latîfî’de 1, Ahdî’de 1, Kınalızâde’de 7, Gelibolulu’da 1 defa kullanılmaktadır.
Örnek 1:
Mecâlisü’n-nefâyisün evvelgı meclisinin itmâmı: Bu velâyet-âsâr güruh ve fesâhat-şi’âr ruhlarını kim halayık ruhı alarnın cân-perver nefesleridin tazedür ve ulus asayişi alarnın ruh-bahş kelamlarıdın bî-endâze… (Eraslan, 2001, s. 30).
Örnek 2:
Kırk elli muʿammâ peydâ itmege kâdirdür ki her birisi bir gayr-ı madde ile nazm-ı cân-perver ve makbûl-i erbâb-ı hüner ola ve tevârih-i güzîde ile beyne’l-müverrihîn tâk… (Solmaz, 2005, s. 163).
Örnek 3:
Bu ebyât-ı cân-perver Hilâlînün eşʿârındandur (Canım, 2018, s. 561).
Örnek 4:
Mesîhâ-sıfat sühan-mürdelerini ihyâ ve mîzâb-ı aklâm-ı müşgîn-erkâmından âb-ı hayâtı icrâ itdügiçün mahlas-ı mezbûr ile şöhret-pezîr olmaga sezâdur ve kelâm-ı rûh-bahş ve eş’âr-ı cân-perver ile ol nâzim-i belâgat-güstere Mesîh-bânî denilse revâdur (Sungurhan, 2017, s. 285).
Ayverdi, İ. (URL-1). Kubbealtı Lügati. Erişim adresi: https://lugatim.com
Canım, R. . (hzl.) (2018). Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ-Latîfî. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı.
Cemşid ve Salihpur. (1370). Ferheng-i Came. Tebriz.
Devellioğlu, F. (2010). Osmanlıca-Türkçe ansiklopedik lügat. Ankara: Aydın Kitabevi.
Eraslan, K. (hzl.) (2001). Alî-Şîr Nevâyî Mecâlisü’n-nefâyis I (Giriş ve Metin) - II (Çeviri ve Notlar). Ankara: TDK Yayınları.
İsen, M. (hzl.) (1994). Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü’l-ahbâr’ın Tezkire Kısmı. Ankara: AKM Yayınları.
Kanar, M. (1998). Büyük Sözlük Türkçe Farsça. İstanbul: Birim Yayınları.
Mehmed Salâhî. (1322). Kâmûs-ı Osmânî Türkçede Kullanılan Arabî Farisî Ecnebî Kaffe-i Lügâtı Hâvîdir (C. 3). İstanbul: Mahmut Beg Matbaası.
Olgun, İ. ve Drahşan, C. (1984). Farsça-Türkçe Sözlük. Ankara: Elhan Kitabevi.
Parlatır, İ. (2006). Osmanlı Türkçesi Sözlüğü. Ankara: Yargı Yayınevi.
Steingass, İ. (1992). Persian-English Dictionary. Beyrut: Typopress.
Sungurhan, A. (hzl.) (2017). Kınalızâde Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-Şuarâ. Ankara:T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Erişim adresi: https://ekitap.ktb.gov.tr/TR 194494/kinalizade-hasan-celebi-tezkiretus-s-uara.html.
Solmaz, S. (hzl.) (2005). Ahdî ve Gülşen-i Şu’arâsı: İnceleme, metin. Ankara: AKM Yayınları.